ŞEKERCİ ÇIRAĞI
- Birol Öztürk

- 1 gün önce
- 3 dakikada okunur

Eserin adı: Şekerci Çırağı
* Yazarı: Ferdi Tayfur
* Türü: Anı-roman (otobiyografik öğeler taşıyan roman)
* Yayınevi: Kora Yayın
* İlk baskı: 2003
* Basım yeri: İstanbul
* Sayfa sayısı: 352
* ISBN: 978-975-7957-99-7
* Ebat: 13,5 × 19,5 cm
* Kapak: Karton kapak
* Dil: Türkçe
Arka kapak tanıtımından
Kitap, “Ferdi Tayfur’un özyaşam öyküsü mü?” sorusunu ortaya atarak, bunun yalnızca bir biyografi olmadığını; sıradan bir insanın yaşam mücadelesi ile bir sanatçının hayatından kesitleri iç içe anlatan bir anı roman olduğunu vurgular. Eser; yoksulluk, çocukluk, umut, aşk, mücadele ve toplumsal yaşamı Ferdi Tayfur’un duygu dünyasıyla harmanlayan bir anlatı sunar.
***
Hiç okula gitmeyen, dahası gidemeyen, üvey babasının bulduğu işlerde çalışıp da ev ekonomisine katkı sunmak zorunda kalan Ferdi Tayfur, okuma yazmayı on yaşındayken kendi imkanlarıyla öğrenir…
Kim demiş “Türkiye’de çocuk işçiliği var” diye! Zinhar yalan, yanlış! Türkiye’de çocuk işçiliği yok, bunu “işçilik” gibi kutsal bir emek tabiriyle ifade etmek yetersiz. Türkiye ‘de “çıraklık” adı altında çocuk işçiliğinin en vahşi, en azgın hâli var ne acı ki her geçen zaman daha da azgınlaşıyor.
Diye araya girip devam edeyim Şekerci Çrağı’na…
Klasikleri okur sonraki yıllarda Ferdi Tayfur… Balzac okur ve çok sever Mevlana’yı… Okur ve biriktirir. Sonra dört kitap yazar, yayınlanır bu kitaplar ve okurları çok samimi, içten ve içli bulur; edebiyat çevreleri mesafeli dursa da… Harbi kim o “edebiyat çevreleri” ya? Mahalle baskısı gibi bir şeyler geldi aklıma…
İlk kitabı “Şekerci Çırağı” nı 2003 yılında çıkarır Ferdi Tayfur. Bu, start fişeğidir.
Bu ilk romanının kahramanı, küçük yaşta babasını kaybeden bir oğlancıktır. Elbette kendi hikâyesini yazmıştır Ferdi Tayfur…
Çukurova’nın yetiştirdiği büyük usta Yaşar Kemal “kendi Çukurova’sını yazmayan gerçek romancı olamaz” demiştir ve Ferdi Tayfur da işe kendinden, kendi Çukurova’sından başlamıştır. Tam isabet!
“Şekerci Çırağı” neydi?
Dahası “şekerci” neydi?
Şekerleme ve akide şekeri yapan küçük bir atölyede çıraktır Ferdi, dokuz bilemedin on yaşında… Romandaki o çocuğun adı yok “ben” diliyle ilerliyor hikâye ve o “ben” o kadar “Ferdi Tayfur” ki…
Şekerin hikâyesi, koca koca bakır kazanlarda kaynatılan şerbetle başlardı ve çırak demek, tüm her şeyin her yerindeki eleman demektir.
Akide şeker ve diğer tüm şekerler, kalıplanırdı, bakır kazanlardaki şerbet kıvamını alınca, çırak yardımıyla.
Kalıptan çıkan şekerlerin taşınması, dizilip düzenlenerek satışa hazır hâle getirilmesi, dükkânın süpürülüp silinmesi, ustaya çay kahve söylenmesi hep çırağın işidir.
Roman örgüsü içindeki “baba özlemi” beş yaşındayken kaybettiği babasına dairdir ve “yoksulluk” kadim hikâye, alın yazısı gibidir. Bir çocuk, çırak eylenmişse ya da çoban salınmışsa, eğitim hasreti kara sevdaya döner o çocukta, tıpkı Şekerci Çırağı’ndaki gibi.
Daha yirmi dokuzunda, boku bokuna ölmeseydi babası, okutacaktı Ferdi’yi, ahdi vardı adamın.
Hiçbir erkek
hiçbir kadından
daha mühim değildir
ekmek davasında
Ekmek davasıdır romanın giriş, gelişme ve sonucu, eh aşksız olur mu? Araya da ilk aşk sıkışıverir, ne hoş!
Bu ilk aşk meselesi var ya, esasen romanın en en dokunaklı yeri be! Dokunalım mı azıcık!
Günler, bakır kazanda kaynayan şerbet ve ustasının sert disipliniyle geçip giderken, birgün dükkanın önünden geçen genç ve güzel bir kız dikkatini çeker, Şekerci Çırağı’nın.
Tertemiz, düzenli tertipli, her şeyi özenli bu kız, Şekerci Çırağı’nın o yoksul ve perişan dünyasıyla nasıl da zıttır.
Bu güzel ve müstesna kızın dükkanın önünden geçişini bekler her gün, Şekerci Çırağı. Kızın gelip geçişi, çocuğun hayatının en mutlu ânıdır artık.
Adı neydi? Bilmiyordu! Çıksa karşısına, sorsa adını! Yok, olmaz, olabilemez, nasıl konuşurdu ki! Böyle iyiydi, uzaktan uzaktan ve de bazen göz göze gelerekten.
Bir zaman sonra, öyle bir zaman olur ki yani, kız tebessüm eder sanki Şekerci Çırağı’na, belli belirsiz ve bakışlarını kaçırarak, anlıyor musun! Ya da Adana ağzıyla; annin müü…
Aşk mıydı bu?
Yoksa masumiyete bulanmış merak, hafif tekmil bir merhamet miydi? Tüm bunların yarattığı bir yakınlık hissiyatı mıydı?
“Ben fakirim. Üzerimde doğru dürüst bir elbise bile yok. Böyle bir kıza nasıl yaklaşabilirim?” diye düşünür ya Şekerci Çırağı; ocağın yıkılsın yokluk!
Yoksulluk, yetersizliktir. Yoksulluk, safi ekonomik değil sosyolojik, psikolojik bir engeldir de Şekerci Çırağı’na!
Bir süre sonra kız artık gelmez, görünmez olur. Taşınmış mıdır? Çocuk denecek yaşta kocaya mı verilmiştir? Karışık bir imayla geçer hikâyenin bu bölümü ama gerçek şudur; Şekerci Çırağı, aşkını ifşa etmeden gönlüne gömmüştür.
Artık, beklenen ve gelmeyen, gelmeyecek ayak sesleri vardır Şekerci Çırağı’nın dünyasında, dükkânın önünden geçenler arasında sevdiğini arayan gözler ve söylenemeyenler, uhde kalanlar…
Ferdi Tayfur’un şarkılarında, 1976-1990 yılları arasında çektiği 34 sinema filminde ve yazdığı kitaplarda, yoksulluğun özgüveni zedelemesi, ilk aşk masumiyeti, söylenmemişlerin uhdesi, alın yazısının kaderin savurduğu hikâyeler yer alır, ısrarla.
O, yaşadıklarının hissettirdiğini aktarmış ve bundan ötürü bu kadar güçlü geçmiştir hayranlarına, duyguları.
Ne demek, halk konserinde iki yüz bin insanı bir araya getirmek ve bir o kadarının da ayakta dahi yer bulamadan dönüp gitmek zorunda kalması. Bu, en popüler siyasi partilerin bile başaramadığı, başaramayacağı bir şeydir.
“Şekerci Çırağı” nda anlatılan o ilk aşk, öyle sıradan bir çocukluk aşkını değil, yokluğun, yoksulluğun insan ruhunda açtığı ve ömür geçse onulmayacak yaraların hikâyesidir.
Yine de umudu kaybetmemenin, enseyi karartmamanın, direncin ve inancın romanıdır Şekerci Çırağı.












