top of page

KIRMIZI YAS

Sultan Özcan’a “kaç yaşındasın?” diye sorduğunda, hangi yaşta olursa olsun kırk sekiz derdi… Tıpkı kırmızıya takıldığı gibi kırk sekiz yaşa takılıp kalmış Sultan, ah Sultan vah Sultan!

Belki de soru yanlıştı. Sultan’a “yaşı” değil de “yası” sorulmalıydı…

“Yasın ne Sultan?"

“Kırmızı”

Bariz Konya ağzıyla konuşuyordu Sultan. “Bah hele! Bah hele” diye diye, hem yazın Hemi de kışın, dört mevsim, yağmurda, karda, sarı sıcakta kıpkırmızı giyinip de yanağını, dudağını kırmızıya boyayıp “Gönüllerin Şehri Konya” nın sokaklarında dolanıyordu Sultan.

Bir tek gözlerinin sürmesi ve saçları siyahtı. Saçlarına kuzguni Hint kınası yakan Sultan’ın hikâyesidir 13 Temmuz 2026’da Konya’da toprağa verilen…

Mezarına kırmızı çiçekler dikildi, can suyu verilerek ve geçici mezar taşına al yazması sarıldı. Daha da evvelince türbe yeşili örtü yerine kırmızı örtü atıldı tabutunun üzerine, Konya gibi muhafazakar bir kentte. Sultan, son yolculuğunda bile sıra dışıydı, yıktı devirdi ritüelleri.

Hep güleç yüzlüdür Sultan ve neşeli... Onun neşesi öyle deli deli bir manasız gülüş değil, ağır, oturaklı ve kendini bilir hâldedir…

Tüm Konya; esnafı, öğrencisi, yaşlısı, çocuğu, parktaki güvercinleri, duvar üstündeki kedisi, duvar dibindeki köpeği, herkes seviyor Sultan’ı… Arıyor gözleri… Bir gün aksatsa ziyareti Sultan, görünmese ortalıklarda yani; merağa bulaşmış bir endişe alırdı çarşıyı, az şey mi… Belgesellere konu oluyor hayatı ve Konya temalı gezilerde görülecek değerler arasında Sultan…

Karşılıksız, bedelini ödemediği hiçbir şey kabul etmez Sultan ve asla dilenmez…Nezakete kayıtsız kalmayacak kadar da medenidir, hediyeyi de geri çevirmez. Kırmızı elbiseler, takılar, çantalar, ayakkabılar hediye eder Konyalılar “Kırmızı Yas” lı kadına…

“Kadınlar, anlayışlı, tahsilli insanlarla görüşsünler. Cahil adamlarla görüşmesinler. Aşık adamlar kadına asla şiddet göstermezler. Aşkı olmayanın imanı yoktur” diyor Sultan Özcan… Bir bilge değildi belki ama asla meczup da değildir…

Yıl 1952…

Yokluğun, yoksulluğun ve garibanlığın kol gezdiği Konya ilinin Aksaray ilçesine bağlı Cumali Köyü’nde dünyaya gelir Sultan. Aksaray, o zamanlar il değildir… Tarlada, tapanda, ev işinde çalışır, çocukluğunu bilmeden. Okumak ister Sultan, okumak ve köyden, ağır köy işlerinden kurtulmak ister ama babası hiç de o taraflı değildir. Sultan, tarlada ırgat, davar nahır yanında çoban, evde hizmetçi olsun ister babası.

Babasının tüm olumsuzluğuna ve direncine rağmen ilkokulu bitirir Sultan. Sırada ortaokul… Babası, bakar ki direnişin, inadın manası yok, göz yumar Sultan’ın ortaokula gitmesine.

Sultan, on dördünde falandır…

Ramazan Öğretmen, başka bir türlü bakmaktadır Sultan’a. Şakalar yapmakta, tatlı sözler söylemekte, gelip geçerken ayağına falan basmaktadır. Sultan, pek bir mana verememektedir öğretmeninin bu hâllerine. Hatta sınıf başkanı yapmıştır Sultan’ı, sırf cilve olsun diye…

Bir gün sınıfça gittikleri bir gezide Ramazan Öğretmen “seni, anandan babandan isteyeceğim” der Sultan’a.

Gerisini “alacağım seni" dedi. "Seni hanım edeceğim, koluma takıp böyle gezdireceğim çıtı pıtı" dedi. "Ben, iyi kandım biliyor musun! Aman aman ben köylüye, çora çobana varmadan buna varayım dedim” diye anlatıyor Sultan, kırmızı yanakları azıcık daha allaşarak.

Sultan, on beşindeyken ailesinin tüm karşı çıkışına rağmen ve de inat edip, evlenir Ramazan Öğretmenle…

Kız olursa on iki

       cevahir taşı olur

Kız varan da on üçe

        saçları yassı olur

Kız varan da on dörde

          başka dünya olur

Kız varan da on beşe

          babaya asi olur

Sene 1967…

Kızımız Sultan ile oğlumuz Ramazan’ın bu mutlu gününde…

Medeni Hukuk’un “reşit olma” gibi “evlenme ehliyeti” gibi “yaş” mevzularına takılma şimdi; o zamanlar 743 Sayılı Medeni Kanun, erkeklerde evlenme yaşının alt sınırını on yedi, kadınlarda on beş olarak hükmediyordu. Bu sınır, hâkim kararıyla erkeklerde on beş, kadınlarda on dörde kadar inebiliyordu…

Evlenip üresin yurdum insanı, gayrı bol ve de bedava emek, ekmek kadar ihtiyaçtır…

Bu yaşlarda evliliğin bonusu da reşitlikti. Evlenen reşit kabul edilirdi. Hukuk işte. Çocuk olmadan, karı olmak, koca olmak icabında ana, baba olmak…

Hukuka uygunluk adillik midir her zaman? Meşruluk mudur? Vicdani midir? Sen, bunu bir düşün be…

Sultan, sevmişti Ramazan’ı. Ramazan da Sultan’ı. Bu cepteydi de Sultan, baba baskısından ve ablukasından evlilikle kurtuluyordu. Sultan, bir erkeğin kadını olmayı tercih ederek özgürleşiyordu.

Hakkari, Sinop, Giresun… Kocasının görev yerine göre evrak çantası gibi o da peşi sıra gidiyordu, gık demeden. Gel gör ki, çok istemelerine rağmen Mevla, bir evlat nasip etmiyordu.

O ara Ramazan, Hakkari’ye atanmıştı ve gölü göçü alıp Hakkari’ye gelirler.

Hakkari ve öğretmen…

Ferit Edgü’nün “Hakkari’de Bir Mevsim” adlı kitabını şu satırlarda anmasam, bir selam çakmasam yarımdır bu hikâye…

Hakkari’de doktora giderler, çocuk sahibi olabilmek için. Kısır değillerdir ama nedense doğal yolla bir gebelik olmuyordur ve tüp bebek önerir doktor. Ramazan Öğretmen “başkasının tohumunu oraya koydurup da çocuğum diye sevemem ben” diye şiddetle karşı çıkar. Ne denirse, ne söylenirse kâr etmez.

Bir gün, Hakkari’de caddede yürürken, kırmızılar içinde bir Kürt kızı görürler.

Keçe Kurdî!

Çok güzeldir, kırmızılar içindeki bu kız. Ramazan Öğretmen “ne kadar da güzel, kırmızı çok yakışmış” diyerek hayranlığını ifade eder. Sultan da çok beğenir bu kırmızılı Kürt kızını ve ölesiye de kıskanır, kocasının hayranlığını.

İlk fırsatta bir mağazaya gider ve net kırmızı kıyafetler alır. “Net kırmızı” ne mi demek? Bordo, pembe gibi kırmızın tonları değil, bildiğin kıpkızıl kırmızı yani.

Sultan, allara büründükçe Ramazan’ın da hoşuna gider ve kırmızı giyinmediğinde, sürünmediğinde, takıp takıştırmadığında öfkelenir, iş dayağa kadar gider.

Sultan’ın “Kırmızı Yas” ı işte böyle bir kıskançlık, kıskançlığa belenmiş bir hayranlıkla başlar. Bir de kırılır be, eşinin başka bir kadına hayranlık duymasına… Keramet kırmızıdaysa, Sultan da kızıl güller gibi açardı be!

Sultan, kocasına aşıktır ve o, aşkı imandan beller. İman eder gibi sever kocasını Sultan.

Bak, yukarıda Allah var; yetmiş dört yaşında ölen, aklı başından fersah fersah uçup gitmiş Sultan, 1995 senesinde kendisini boşayıp da çekip giden Ramazan hakkında tek kelime kötü söz etmez.

“Boşanmak zor. İki gün yataktan kalkamadım. Bir üzüldüm, bir üzüldüm“ der, travmasının en derin zamanlarına dair…

Ramazan, sistematik şiddet uygulamaya başlar sonraki yıllarda… Kırmızı giydin dayak, giymedin dayak, sokağa çıktın dayak, çıkmadın dayak ama Sultan, tüm bunları çocukları olmamasına yorar, bağlar ve hayatının son ânına kadar “çocuk olsaydı ayrılmazdık. O da boşanmazdı. Katiyen boşanmazdı. Çocuk yüzünden boşananların kafalarında biraz kaçıklık oluyor. Çocuk her şeyden kıymetli. Canından kopan bir parça oluyor ya… Ama olmadı… Ayrıldık…” diyor Sultan.

Eşine, eski eşi Ramazan’a bir tek bedduası yoktur Sultan’ın. Ramazan, Nevşehirli sarışın ve lüle saçlı, güzel bir kadınla evlenir, Sultan’dan boşanıp da Sultan’ı “Kırmızı Yas” ıyla baş başa bırakarak. Bir de oğlu olur… Sultan “evlendiği kadın çok güzelmiş, zaten çirkin kadın seçmez o” diyerek yine yüceltir Ramazan’ı.

Boşandıktan sonra Ramazan’ı bir daha hiç görmez Sultan.

“Ah, biri Ramazan sağ dese” diyerek özlemini de belli eder Sultan. Sonra birgün “Ramazan öldü” diye bir haber duyar Sultan ve dünya gözüyle görebilme umudunu da böylece kaybeder.

Ramazan, Sultan’ı tek celsede boşayınca Sultan, Aksaray’a anasının kucağına döner. Sultan, bir gariptir. Her bir şeyi kırmızıdır. Anası, elbette fark eder kızının tuhaflığını ama hiçbir ana baba, yakıştıramaz evladına hiçbir ucubeliği.

Sultan, sevgiyi, çok inandığı o aşkı ta en baştan çok mu, hep mi yanlış anlamıştı! Ramazan’ın o “sokağa çıkma” dayaklarını, armudun sapı, üzümün çöpü dayaklarını sevgiye, aşka ve kıskançlığa yorması hepten mi hataydı!

Finale bakılırsa öyleydi be!

Bu aşkın nüshası rüzgârlarda

                    aslı bende kalacak

Bizi hasret saracak

        bulutlar çıldıracak

                  bizi hasret saracak

Sultan, sevgiyi, o çok inandığı aşkı çok çok çok mu yanlış anlamıştı be! Aşkı, bu mu zannetmişti! Ya da zannetmeye mi zorlamıştı kendi! Ah Sultan ah!

“Keramet kırmızıda değilmiş” der miydi Sultan! Derdi de “satmışım anasını, babasını” diye yeniden başlar mıydı Sultan!

Hayata yeniden tutunma çabası olmamış mıdır Sultan’ın! Tabi ki olur; iman nikahıyla bir evlilik yapar, inşaat amelesi biriyle. Bir yıl kadar da evli kalırlar ama bu yeni koca için “deliydi be, yastığının altında kazma saklıyordu. Korktum, attım sokağa” der Sultan.

“Evlilik düşünüyor musun?” diye sorulduğunda “benim adım ne? Sultan! Bekarlık sultanlıktır” deyip de yine “Kırmızı Yas” ına sığınır Sultan.

Sultan, ana kucağı, baba ocağı diye sığındığı evde de kırmızı bir dünya kurar…

Kırmızıya takılıp kalmak zordur ha! Tutkuya tutuklu kalmaktır kırmızı. Zordur kırmızı, hep gözde ve göz önünde, meşakkatli yani… Ramazan, yeni bir hayat kurmuştu ve mutluydu. Oğlu bile olmuştu. Sultan, Ramazan’ın saadetine de sevinip mutlu olmuşken, Ramazan çoktan unutmuştur Sultan’ı tüm varlığıyla.

Unutmak kolay mı deme

      unutursun Mihriban’ım

          oğlun kızın olsun hele

                unutursun, unutursun Mihriban’ım

Ah Sultan! Vah Sultan! Türkülerden de mi bilememiş, zamanın kelep kelep eriyip de birçok sebebin unutturacağını… O “Kırmızı Yas” ını mabet eyleyip de kendince korurken ruhunu ölüverir anası ve Sultan, Konya’daki abisinin yanına göçer.

Üç katlı, müstakil bir apartmanda yaşayan abisi kısa zamanda fark eder Sultan’ın “Kırmızı Yas” ını ve herkes gibi deliliğe yorar. Sultan’ la aynı çatı altında, çoluk çocuğuyla birlikte yaşamayı kesmez gözü ve Sultan’ı abartmanın bodrum katına yerleştirir. Tam sekiz sene bu bodrumda, kırmızı dünyası ve “Kırmızı Yas” ıyla yaşar Sultan.

Ya aslında abiyi de anlıyorum be! Kolay değil o işler azizim! Kolay değil empati yapmak! Kolay değil insan etinin ağırlığını manen yüklenmek ve kolay değil, bir lokma ekmeği, bir yudum suyu bölüşmek, yer sofrasında. O, bambaşka bir ruh ister, duruş ister… Değil “Gönüllerin Kenti Konya” da icabında cennette bile böyledir bu işler… Coğrafya kader miydi yoksa kaderin coğrafya mıydı, bilmiyorum.

Ramazan, Sultan’dan ayrılmıştı ama ya Sultan, Ramazan’dan…

“Kırmızı giymeyince ve kırmızı boyanmayınca korkuyorum” dediğinde yetmiş yaşındadır Sultan, buyurun kaderin kralına…

Bir zaman sonra, sekiz yıl sonra, abisinin evinin böğrüne yaslanmış, tek oda, sac kapısı lilaya boyalı, pencere çerçevesi toprak renkli, müştemilattan sayılacak küçük evine geçer Sultan… Bir tek oda; tuvalet, banyo, mutfak, salon, yatak odası, soba, televizyon akla ne gelirse hepsi bir odaya konuşlanmış… Yatak örtüsü, çaydanlık, ayna, tarak, tabak her şey kırmızı…

Evini çok sever Sultan ama evde de duramaz, gün ışıdığında; giyinir kızıl kızıl, sürünür kızıl kızıl ve atar kendini yollara yollara, ayağında otuz sekiz numara kırmızı pabucuyla… Ah, nasıl bilirim o hissiyatı! Bazı hâller vardır, hissedersin, anlarsın ama an-la-ta-maz-sın!

Sultan, yaslıydı be! Koca bir ömrü hep yarım yaşamanın yası; yarım çocukluk, yarım gençlik, yarık kadınlık, yarım evlilik, yarım umut ve tam yas!

“Aşık olanın kalbi temizleniyor. Onlar, beni gerizekalı görüyor, aşık olmadan evlenilmez dediğim için” derken Sultan, baskın ve bariz Konya'ya da Gonya ağzıyla, torbasına iki kabak, bir demet maydonoz, bir tutam semizotu tepiştirerek… Bir de elinde içi zerzevat dolu poşetler vardır hep…

Kendince güzel yemek yapmaktadır Sultan. Yapan da Sultan, tadan da Sultan! Yani “atan bir, karşılayan bir” denir ya voleybolda, o hesap… Biz, ne atanız, ne de karşılayanız Sultan’ın “Kırmızı Yas” ında.

“Aşık olan adamdan hiç korkma” derken Sultan, ne kadar da doğru aslında. Gerçek aşktan kime zarar gelmiş? Köyülükler, aşk bittiğinde başlar ve belki de o nedenle “aşk olsun” diye sitem edilir. Aşk olsun ki, iyi olsun.

2006 yılında psikolojik rahatsızlıkları iyice ayyuka çıkar ve tedavi başlar… Doktorlar “duygu durum bozukluğu kaynaklı kronik psikoz” teşhisi koyar… Durum ciddi ve de vahimdir, Sultan’a yüzde seksen engelli raporu verilir. Güzel yanı şu; engelli maaşı bağlanır, eş, dost ve yakınlarının desteğiyle geçinen Sultan.

“Kırmızı Yas” ı ekmeği olmuştur artık. Hayat be, hayret!

Kırmızı, zaman algısını yok edesiymiş, öyle diyor kişiliği gelişmemiş kişisel gelişim uzmanları… Bence, renk renktir! Bence renk mavidir. Yani Sultan kırmızısı karine midir Sultan kaderine, hiç sanmam. Sultan’ın kırmızı dışında renkleri de vardır elbette ama travması Ramazan olunca, ekran koruyucusu kırmızıdır. O Ramazan’ı al, mesela koy Birol’u, belki maviydi Sultan.

“Mavi Kadar” dı yani!

Gıybet bilmezdi Sultan Özcan… Kimsenin değil arkasından, yanından yöresinden bile konuşmazdı. Tamam, solmuştu gözümün feri, geçip gitmişti o gençlik güzelliği ve dökülmüştü o inci dişleri de ağzı büzülmüştü içine içine ana temiz yüreklilikten ve namuslu hikâyesinden hiç vazgeçmemişti.

Ah Sultan, vah Sultan…

Öyle kıpkırmızı giyinip de yanaklarını, dudaklarını kızıla boyayınca ve arzı endam eyleyince Mevlana Çarşısı’nda Türkan Şoray halt etmişti… Öyle kıpkızıl olunca, muhteşem bir güzellikti gözündeki, gönlündeki Sultan, Sultan’ın…

Ah Sultan, vah Sultan…

İşte bizim hikâyemiz burada biter

Aydınlıklar karanlıkta yol olur gider

  • Facebook
  • X
  • YouTube
  • Instagram

Copyright 2012 - 2023 | ORT TV tarafından yapılmıştır. | Tüm Hakları Saklıdır | Designed By Farfarco

bottom of page