Biz Büyüdük, Masallar Yetim Kaldı
- Birol Öztürk

- 6 saat önce
- 3 dakikada okunur

“Aç kapıyı bezirgan başı” çocukluğa gidelim…
“Yağ satardık, bal satardık” ve hiçbiri sahte değildi.
Elmanın zehirlisi, ruhunun kötülüğü yüzüne vurmuş bir cadının elinden verilirdi, Pamuk Prenses’e ve onulmaz, uyanılmaz, ayılınmaz uykulara, kör kuyu gibi derin uykulara dalardı, kötülüğün, zalimin ve zulmün sataştığı güzellikler; elma yanaklar, kiraz dudaklar, çağla gözler, keman kaşlar, lepiska saçlar, selvi boylar… Ayağında halhallar…
Elmanın zehirlisi pazar tezgahında, manav kasasında, sebze halinde alınıp satılmazdı yani… İyi insan, vicdanlı insan gibi insan, iyi niyetinden ve yaşama gayretinden başka hiçbir şeyi olmayana zehirli elma verir mi la!
Cellat bile vicdana gelip, dokunmadı Pamuk Prenses’in yüreğine. Masumiyet karinesi her şeyin üzerinde bir meseleydi, masallarda dahi. Masumu korumak, masumiyet karinesini işletmek adına, icabında canını ortaya koymalıydı, cellat dahi!
“İyi bir vicdan, en rahat yastıktır” demiş ya Clemens Brentano, az laf, az iş değil yani.
Zalimin aynası bile doğrudan yanadır ya, yüreğinin karasıdır aynaya yansıyan. Aynadaki aksi güzeldi kara ruhlu kraliçenin ama ayna, yüreği yüzünden de güzel Pamuk Prenses’i görmüştü, bilmişti. Görmüşken, bilmişken nasıl yalan söylerdi, ardı sırlı cam. Ardı sırlı cam bile yalan söylemekten ar ederken, ar damarıyla doğan insanın bu arsızlığı da neyin nesiydi!
Zalimin zulmünden ötürü kör kuyulara atılmış güzellikleri kurtaracak cürmü mü vardı Yedicüceler’in… Biri huysuz, biri neşeli, biri romantik, biri öfkeli, biri utangaç, biri uykucu ve tek bilgin… Tek bilginle uyandırmak mümkün müdür güzel günleri ve bir tek çiçekle gelir mi bahar! Ya gelmeseydi o beyaz atlı prens!
Beyaz Atlı Prens, her masalın kahramanı değildi ki!
Pikonyo’nun etli kanlı, canlı derili gerçek çocuk olma duasına “amin” demekten başka çaremiz de yoktu. Keza Bilgin Cüce’nin bu masalda hiç yeri yoktu; nasıl olacaktı da Pinokyo, cana kana gelecekti, kime sorabilirdik ki!
Bilirdik, yalan söyleyince burnumuzun uzamayacağını ama kızarırdık kulak memelerimize kadar, yalanın en açık pembesini dahi söylediğimizde. Yüzümüz kızara kızara söylenen o yalanların hiçbirinde hakka girme, hukuku zorlama, kadir bilmeme, can yakma, cana kıyma, göz boyama yoktu.
Hor baktı mı karıncaya
Kırdık mı kanadını serçenin
Ömer Seyfettin’imiz vardı bizim ve yalan söylemenin, iftiranın, vicdansızlığın vicdanı kahreden ibretlik hikâyesi “Kaşağı” mız vardı… O boktan kaşağıyı kırıp da suçu kardeşi Hasan’ın üzerine atan abi, elbette kestirememişti babasının Hasan’a karşı bu kadar acımasız olup da cezalandıracağını. Elbette kestirememişti, Hasan’ın kahrından hastanlanacağını ve tam itiraf etmeye karar verdiğinde Hasan’ın öleceğini.
Hayat, zamanında atılmayan adımları hayretle önüne koyarmış insanın, şaşırma! Hayret ettiğin her şeyin temelini sen attın, kurcala biraz hafızanı…
“Dünyayı gönlümce olacak sandım” ken “biz büyüdük ve kirlendi dünya” ! Dahası, kirletilmeye devam ediyor, çocukluğunu uzak yıldızlar gibi parlak ve muhteşem hatırlamayanlarca, hissetmeyenlerce.
Rapunzel, kıytırık bir sebepten hapsedilmişti bir kuleye, yolu yok izi yok! Nasıl üzülürdük; ne yer ne içer zavallıcık diye, kendi aç karnımıza bakmadan. Tek kurtuluş yolu, uzatıp da kuleden sarkıttığı o sarı ve gür saçlarıydı.
Rapunzel, saçlarını kuleden sarkıtır, prens saçlarından asılarak kuleye tırmanır ve kızı kurtarır… Olayın akıldışılığı, saçmalığı umurumuzda değildi, keza kurtulmuştu Rapunzel masalın sonunda ve adalet tecelli etmişti.
Bir erkeğin kadının saçından asılıp da yere çarpması ardından kırk bıçak parkesiyle katletmesini öngörmedi hiç bir masal ve kabul etmedi ruhumuz, dünya ne kadar kirlenmiş olsa da…
Robin Hood, yoksulların AHBAP’ıydı. Ahbaplık hukuku, dostluktu evvel ahir. Yalansız, hilafsız, çıkarsız ve bölüşmek demekti, yokluğu bile. Zenginin zaliminden alıp, yoksulun enginiyle bölüşmekti Robin Hood ahbaplığı; zamane AHBAP’lar okumamış Robin Hood’u, Zorro’ yu, Köroğlu’nu; kuru soğana muhtaç yiğitin vicdanını sömürüp de zenginliğine eklemiş, zerre utanmadan, ar etmeden.
Kemalettin Tuğcu’muz vardı; zulmün artsın ki tez zeval bulasın, dedirtecek hikâyelerin babası. Yokluk, yoksulluk, kimsesizlik, sefalet ikliminden aile sevgisi ve merhametle çıkılacağını öğrenirken Kemalettin Tuğcu’dan, zamane ne çok huzurevi, ne çok yetimhane yapıldı böyle!
Hiç mi hükmü geçmedi be “Küçük Besleme” nin “Üvey Baba” nın “Baba Evi” nin “Sokak Çocuğu” nun “Ana Kucağı” nın…
Masalın, hikâyenin neresini kaçırdık, hiç bilemiyorum.
Hansel ve Gretel’i ormanın derinliğine terk ederken öz babası, üvey anneydi bu zulmün sebebi ve doğru yerden nefret ediyordu çocuk kalbimiz. Öyle de olsa bir kadının bir erkeği neye dönüştürebileceğini de masal tadında, buse gibi konduruyordu bilincimize…
Ormanın derinliklerine ilerlerken çocuklar, önde babaları, işaret olsun diye ekmek kırıntıları atıyordu biteviye Hansel ve bal gibi de biliyordu kurdun kuşun o ekmek kırıntılarını yiyeceğini ve dönüş yolunu bulamayacaklarını. Bazen umut, mutsuzluğa geri dönme umudunu da yok etmektir.
Külkedisi’nin balkabağına dönüşen inci boncuklu arabasıyla düşmüştü son umut kalemiz. Kahretsin!
Külkedisi, sefilliğine razı dönerken barakasına ve umut oyununu unutup, perdeyi indirmişken , prensin elinde kalan o sırça ayakkabı tekinin sadece onun ayağına uymasıyla öğrenmiştik; asla umutsuzluğa kapılmak yok, nefes alıp verebildikçe.
Teslim olmak yok
Esir düşsek de











