top of page

TEMEL ABİ

Şu nefes kesen beton blokların, şu toprağına küsmüş, toprağını öldüren gri beton ve kara asfalt yolların tekmili fındık bahçesiydi, gümbür gümbür çocuktuk... Kışın çamurdan, yazın tozdan muzdarip mahallemizin bir delikanlı abisiydi Temel Abi...

İnsan dediğin, insanın ağzının dibindeydi ve insan dediğinin insanın her bir yanına dokunmasıydı; sevgi dili...

İnsanın insanı enfekte etmediği bir güzel zamanlardı. Yani aynı tastan içmekti çorbayı... Bakraçtaki ayranın bakraçın kapağıyla, elden ele dolanarak içildiği zamanlar yani... İnsan insandan tiksinmezdi; kötülük yine vardı elbette ama kötülük çok kötü bir şeydi.

O fındık bahçelerinin içinde, kıyısında elma, erik ağaçları ve üzüm asmaları vardı ki mevsimi geldiğinde talan ederdik tüm o meyveleri. Çocukluk, tüm günahlardan muaf, tüm suçlar karşısında masumdu çünkü.

Şimdiki Rus Pazarı’nın olduğu yer Çolağın Bahçesi’ydi ve tüm hikâye bu bahçenin çevresinde yaşanıyordu sanki. Çolağın Bahçesi, anlatmalara doyamadığım çocukluğumun başkentiydi. Çolak İsin, şimdilik başka hikâyenin efendisi olarak dursun, keza mevzu başka...

“Eli kalem tutup da bir şeyler yazmaya niyetlenen önce kendinden başlamalı işe. Bir yazarın en sağlam malzemesi bizzat kendisidir. Bir yazar, kendisini anlatmayı başkalarına bırakmamalı.“ diyorum.

Şimdilerde böyle düşünüyor ve hissediyorum ya, çocukluğumda da yaşadıklarımın, şahit olduklarımın özel olduğunu bir şekilde hissediyordum, anlamlar yüklüyordum. Ondan mıdır bilmem pek çok ayrıntı dimağımda...

Binlerce renk varken

yediye indirgedi insan

işte sırf bundan

kötüydü insan

Mayıs’ın yirmisi, “Mayıs yedisi“ adıyla bayram havasında kutlanırdı. Mayıs yedisinde özellikle yüksek ve güneydeki ilçelerin insanı akın akın gelirdi, kadınları, çocukları, yaşlıları ve de gençleriyle gelirdi, denize denize; allı güllü giyitleri, dokunsan kan damlayacak sıhhatte yanaklarıyla...

Derler ki “Mayıs yedisinde dokuz dalgadan atlarsan dileğin olur” insan dediğin safi umuttu, dilekti...

İşte böyle, Mayıs yedisi münasebetiyle deniz sezonu da açılırdı, biz çocuklar için. İnsan eti tuzlu suya değerdi bir güzel ritüelle, Mayıs yedisinde... Artık bundan sonra mahallenin çocuklarını tut tutabilirsen. Fındık bahçelerinin içindeki, kıyısındaki meyveleri, yol boyu ekilip dikilmiş tarlalardaki bostanı talan ederek başlardı denize yolculuk.

Çolağın Bahçesi’nin kıyısında buluşulup güle oynaya, Harun’un Bahçesi kıyısından geçilip de Ermeni’nin Bahçesi’ni yaran tozlu yoldan varılırdı denize. Yol boyu çürümüş, yamulmuş, aşınmış kazıklara gerilmiş paslı dikenli teller ve sert, kalın dikenlikler...

Bir ben miyim

ölüp giden tanıdıkların numarasını

rehberinden silmeyen

Her insanı bir renk belleyen

12 Eylül askeri darbesi olmuş ve de üzerinden zaman geçmiş ya, Kenan Evren dedikleri hâlâ “Başkan” ... Seve seve olmasa da başka bir türlü seviyoruz mecburen, bu yeni normal hâli... Herbir bok acayip derecede yasaktı bir de...

O, her biri bir zamanlar kahraman abiler ablalar, ihanet etmişmiş meğer, hemi sağcısı hemi solcusu.

“İhanet”

Ne çok kullanılıyor son zamanlarda bu kelime! Nereye koysan da oluyor ha! Streç tayt gibi yani; her göte uygun.

“Hainlik” manasına geliyor “İhanet” !

Güvence olsun diye TDK ile de teyit ettim, doğruymuş bilgim; yani ihanet, hainlik demektir.

“İhanet etmiştir” diye çemkiren, esas manayı ya bilmiyordur ya da kasti vardır. Her iki hâlde de lafzi gaf ya da kasti fiil söz konusu işte... Bedeli olmalıdır bu ağır ithamın!

Herkes ağzından çıkandan sorumlu mirim. Bu sorumluluğu, haddini bilmek hizaya sokar. Tarihi tecrübeyle sabit; haddini aşan zıddına döner!

Her yazar

kendini yazarak başlar

pas geçmek çağını

günah, en ağır

Yedi sekiz çocuk varız; işte ben, Kıvırcık Erdal, Şeytan Serkan, Sümüklü İbo ve diğerleri... Alayımızın yaşını toplasan seksen etmez. Yani alayımız enikonu bir ihtiyar etmez yani.

Güle oynaya, gülüşe çığrışa denize gidiyoruz.

Tam önümüz sıra bir abi yürüyor. Çok güzel bir şortu var, mavili falan ve ben, hastasıyım mavinin. Mavi şortundan da güzeli, şişme bir bot omuzlamış, şişirmiş olaraktan. Şimdi bu botla denize açılacak... Vay babam vay! Şişme botun yan tarafında plastik, sapları siyah, paleti sarı kürekleri sokacak suya... Vay babam vay! Ve alıp gidecek başını...

Öyle güzel ki bot... Biraz hızlanıp iyice yaklaşıyorum. Keskin bir plastik kokusu ama rahatsız edici falan değil. Böyle yeniye, kaliteye, bir ulaşılmaza dair koku... Tırnakları etine kadar kemirilmiş parmağımla bota dokunuyorum, öyle sağlam ki... Sonra bir daha dokunuyorum iyice bastırarak. Botun sahibi, güzel şortlu ve de her hâlinden zengin olduğunu anladığım abi, anlıyor botu pandiklediğimi.

“Siktirme lan ananı” diyor, dişlerini sıka sıka, gözlerini belerterekten.

O kadar cılızım, o kadar küçüğüm ve o kadar çaresizim ki... Bir de annem köyde, ben şehirde bir akraba yanında, yetimden beter yani... Çok koyuyor anama sövülmesi... Hiç ses etmeden sağlam bir taş arıyorum, yaracağım kafasını. Ben ki babama bile, dünyanın en güçlü adamına, o “Çelik Bilek” babama bile kafa tutmuştum ki bunun, alenen anama sövülmesinin, altında kalmamalıydım, kalamamalıydım.

Diğer çocuklar da çekindi, ürktü. Keza artık “Höt” denildiğinde mutlak korkulması gereken, katiyen susulması gereken bir çağ başlıyordu.

Uygun açıyı bulup da iki kaşının ortasına taşı çakacak fırsatı kollarken bir ses!

“Hooop hop!” diye çınladı.

Çınlatarak gürledi. Askeri darbe öncesindeki o sloganlar gibi gümbürdedi.

Anaaaaaa! Temel Abi!

Temel Abi ve mahallenin diğer kral abileri. Dersin ki Hızır Aleyhisselam... Allah’ın aslanları yani...

Temel Abi, upuzun boylu, dal gibi... Diş etleri dişinden büyük, güleç yüzlü, koca elli abim benim. Bir roman kahramanı gibi yaşadı şu hayatı.

Temel Abi, yapıştı zengin abimin gırtlağına.

“Bu çocuğun anasını tanıyor musun aslanım sen?” dedi ya, cevap almak için değil ha, sırf laf olsun diye.

Sonra o geniş alnıyla bir kafa attı güzel şortlu abinin suratına, şişme bot havalandı paslı dikenli tellere sarıldı, fosur fosur hava sızdı her yanında. Temel Abi, anama söven o hırtı evire çevire bir dövdü ki ben, o yaşıma kadar ne böyle dayak atanı gördüm ne de yiyeni...

Evire çevire bir tamam dövüp attı bir köşeye zengin olduğunu tahmin ettiğim güzel şortluyu Temel Abi ve bize dönüp, kelimeler arasına bol bol ııııı koyarak, baskın bir yöre ağzıyla; “Deniz dalgalı yeğenim, dikkat edin daa!” dedi. Gitti.

Ben, o yaşımdan sonra bir daha bu kadar hızlı gelen ve hem mağdurun hem de failin hakkını bir tamam veren adalete hiç şahit olmadım.

Dedim ya az evvel “eli kalem tutup da bir şeyler yazmaya niyetlenen önce kendinden başlamalı işe. Bir yazarın en sağlam malzemesi bizzat kendisidir. Bir yazar, kendisini anlatmayı başkalarına bırakmamalı.“ diye, ne vakit çocukluğuma dair bir şeyler yazmaya kalksam pas geçemediğim isimlerden biridir Temel Abi. Temel Abi, bizzat kendimle alakalı bir konu yani.

Onunla ilgili birçok anı yazdım. Hatta “İks Kuşağı Öyküleri” adlı kitabımda “Temel Abi” başlıklı bölümde yine onu anlattım. Kitap yayına hazırlanırken Temel Abi’nin bir fotoğrafına ulaşmaya çalıştım. O zamanlar annesi Meryem Teyze, annemin tabiriyle Meryem Garısı yaşıyordu. Annemi görevlendirip Meryem Teyze’ye yollamıştım da Temel Abi’ye dair tek kare fotoğraf bulamamıştım. Ailesinde bile yoktu ak kâğıt üzerine basılmış bir silüeti. Sanki hiç olmamıştı Temel Abi...

“Ailesinde yoksa kimsede yoktur” deyip, sineye çekmiştim.

Ben nerden bilecektim aradığım kan yine bizim evdeymiş!

Koronavirüs pandemisi (Bu pandemi lafı da ayrı bir artistlik ha! Salgın deyince olmuyor sanki... Salgın diyen salak gibi bir şey oluyor sanki) sebebiyle bombok geçiyor 2020 yılı...

Ramazan Bayramı’nda yasaklıydık, çıkmadık sokağa; Kurban Bayramı özgür... Ritüel olduğu hâliyle yüz yıllık dedeme gittim, Büyükdağ’a... Büyükdağ, yine başı dumanlı, kaşı çatık, ağlamaklı... Nerden nasıl icap ettiyse dedem eski fotoğrafları getirip koydu önüme. İşte o fotoğrafların arasında gülümsüyordu Temel Abi, siyah beyaz.

Çolağın Bahçesine uzanmış Temel Abi, yüzünde o gülümsemesi... Mayıs sonu haziran başı olmalı, belki de Mayıs yedisi; fındık ocağının yapraklarından, amcamla Hüseyin Abi’nin gömlekli oluşundan çıkarsadım...

Temel Abi, doksanları göremedi, seksenlerin sonuna doğru öldü, veremden. Oysa veremi yenmişti dünya... Öyle diyordu Sağlık Bakanlığı... Verem dediğin de salgın hastalıktı. O zamanlar “pandemi” henüz doğmamıştı.

Fenerbahçeliydi Temel Abi, sırf ondan ötürü deli gibi sevdim Fener’i; yüz güldürmese de... Orhan Gencebay dinlerdi, nerden düşürdüğü muamma Murat 124’ünde, ortaokul lise hayatım boyunca “Hatasız Kul Olmaz” arabeskiyle dolandım durdum.

İlkokulu zor bela bitirmiş bir garipti Temel Abi, Temel Şahin; bir mesleği de yoktu. “Ne iş olsa yaparım“ dediklerinin bayrak tutanıydı. Elinden her bir iş gelen, bildiğim en marifetli adamdı Temel Abi.

Öldüğünde otuzunda bile yoktu... Şimdiki aklımla bakıyorum da daha çocuktu yani...

Benim güzel abim; ruhun şâd olsun!

  • Facebook
  • X
  • YouTube
  • Instagram

Copyright 2012 - 2023 | ORT TV tarafından yapılmıştır. | Tüm Hakları Saklıdır | Designed By Farfarco

bottom of page