top of page

Kerem Gibi Yana Yana...

Kudretli Isfahan Şahı Anka Bey’in yeryüzündeki tek üzüntüsü çocuğunun , çocuklarının olmamasıymış. Kusur Hanım Sultan’da mıdır, Şah’ta mıdır bilinmez ama bu dert tüketmektedir Şah’ı... Çocuğu, çocukları olması için akla mantığa sığan sığmayan ne varsa yaptıysa da, lütfedip de evlat, evlatlar vermemiş yaradan. Şah, üzgün, kırgın ve kudretiyle çelişen bir çaresizlikle her umudun peşinden koşar olmuş.

Günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları kovalarken Şah’ın evlat sahibi olma umudu hiç sönmemiş, bilakis daha da harlanıp durmuş. Tabi Şah’ın bu halleri memleketin her yanında duyulup, bilinir ve hissedilir olmuş. Derken günlerden bir gün, ak libaslı, ak saçlı ve de sivri ucu ta göbeğine kadar uzun aksakallı , hırkası yamalı , bir eli asalı bir derviş, heybesinde bir elma, tüm heybetiyle dikilmiş Şah’ın huzuruna. Yerden selam vermiş, hürmet edip hürmet görmüş ve de destur deyip söz istemiş.

“Buyur” demiş Şah.

“Konuş derviş“ demiş.

Derviş, ipleri tekmil kök boya, çaprazlama göğsüne astığı kirli heybesinden o kıpkızıl elma yı çıkarıp Şah’ın göz hizasına kadar kaldırmış, üzerindeki kılları ağarmış, derisi büzüşüp damarlarına yapışmış ve koyu lekelerle dolu eli titreyerek;

“Hanım Sultan bu elmayı Ayazma Çeşmesi’nin başında yediğinde Allah size bir evlat verecek“ demiş ve tırp diye de bitirmiş sözünü.

Sözü biter bitmez , sözden daha da hızlı kaybolmuş gören gözlerden, sesi silinmiş duyan kulaklardan. Düş gibi, hayal gibi kalmış her şey ya, kıpkızıl elma, evlat müjdecisi son umut , Şah’ın elinde öylece duruyormuş, Derviş’in ve kehanetinin gerçek olduğuna kanıt.

Evlat sahibi olma aşkıyla kavrulan Şah, kendisini evlat sahibi eyleyecek her şeye inanır, mübalağa şölenler yapar olmuş ki; bu defa da tellallar çıkarıp tekmil ahaliyi , avamı ve de tebaayı çeşme başına çağırtmış.

Bu arada, Isfahan’da aynı dertten mustarip bir de Ermeni keşiş yaşarmış. O da, tıpkı Anka Bey gibi evlat hasretiyle yanar tütermiş. Keşişin karısı bu haberi duyunca Hanım Sultan’a gidip “Medet Hanım Sultan’ım“ demiş.

“Şu müjdeli elmadan bir dilim de bu fakire ver, bir umut, evlat sahibi olsun sayende” demiş.

“Olur” demiş Hanım Sultan .

“Ama bir şartla!” deyip susmuş.

“?”

“Doğacak çocuklar ayrı cinsiyetten olursa büyüdüklerinde evlenecekler” demiş ve sözünün üzerine söz istemez bir kararlılıkla noktayı koymuş.

“Budur şartım da, isteğim de”

Keşiş’in karısı ve de Keşiş, can-ı gönülden ve de onur bilerekten kabul etmiş Hanım Sultan’ın emire bulanmış isteğini. O gün , Ayazma ‘nın başında bu kavle de, iki kadının bölüşüp de yediği elmaya da, umuda da ahali, eşraf, tebaa ve de avam şahitlik etmiş.

Hikmet-i Hüda , hemen hamile kalmış iki kadın ve de dokuz ay sonra Anka Bey’in bir oğlu Keşiş’in de bir kızı olmuş. Oğlana “Mirza” adını koymuş Anka Bey, kıza “Han Sultan” demiş Keşiş.

Zaman tükenir zaman zaman içinde ve daha ana rahmine düşmeden kaderleri kavilli bu iki çocuk birbirlerini bilmeden, birbirlerinden habersiz büyümüş; Keşiş’in temkininden mütevellit.

Mirza, bir gün bi rüya görmüş. Rüyasında tarifine dilinin yetmediği güzellikte bir kız görmüş, ahu gözlü ve âşık olmuş. Aklı fikri rüyasındaki ahu gözlüde olsa da, av hevesinin de önüne geçemezmiş Mirza. En yakın arkadaşı Sofu’yla sık sık ava çıkarmış ve yine böylesi bi avda Mirza, yanlışlıkla Ermeni Keşiş’in bahçesine girmiş ve rüyasında görüp de aşık olduğu kızı karşısında bulmuş. Mirza, belki de o saat inanmıştı mucizelerin olabilirliğine.Aklı başından gitmiş... Mirza, rüyasının “Aslı” nı görmüştü, işte bu da Mirza’nın mucizesidir.

Rüyasındakinin “Aslı” nı bulduğunu ikrar eder Mirza , hemen oracıkta kıza ve öpüverir yanaklarından ...Kız, mahcup;

“Kerem et, rüsva eyleme beni” der, yalvararak.

İşte böylece o ölümsüz aşk hikâyesinin kahramanları da isimlerini, cisimlerine uygun gerçek isimlerini , bulmuş olur;

“Aslı ile Kerem”

Kerem, Aslı’sını bulduğunu ve de Aslı’sına kavuşmazsa iflah olmayacağını açık edince açık yüreklilikle , Anka Bey de Keşiş’e;

“Sözünü yerine getir” demiş.

Ama gel gör ki Keşiş, kızını bir Müslüman’la evlendirmeyi itikadına yedirememiş ve bir gece ansızın , hiç kimselere duyurmadan ve de sezdirmeden Isfahan’ı terk etmiş, ailecek.

Mirza, ertesi gün Aslı’sının ailesiyle birlikte sırra kadem bastığını öğrenince deliye dönmüş ve en yakın arkadaşı Sofu’yla düşmüş yollara...Tüm o koca Doğu Anadolu’yu santim santim gezip Aslı’sını aramış, sabırla...Yana yana...Demir asa, demir çarık... Artık Şehzade Mirza Bey yoktur , artık Âşık Kerem vardır şu koca dünyada, Aslı için yanan...

Elinde sazı, dağlara, taşlara, kuşlara, böceklere, otlara, dikenlere, güne, güneşe, aya ve de bulutlara Aslı’sını çalıp söylemekte, Aslı’sını sormaktadır. Bu öyle büyük bir aşk ve istemektir ki, aşılmaz dağlar yarılıp yol olmuş; geçilmez sular durulup kanat olmuş Kerem’i Aslı’nın yollarına sürmüş.

Bunca toprağı tırnak tırnak dolanıp da, sudan, havadan, ottan ve de böcekten haber alan Kerem, elbette bazen buluverir Aslı’nın izini ama her defasında durumu fark eden Keşiş, bir yolunu bulup Aslı’yı kaçırırmış Kerem’den.

İşte böyle, günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları kovalar ama Kerem hiç vazgeçmez Aslı’sını aramaktan ve vuslata inancından.

Söylesene, kim durabilmiştir ki aşkın karşısında? Aşk dediğin taşı bile dile getirmez miydi , mecazen? İşte tüm bu eziyetten sonra Kerem ,Aslı’ya, Aslı da Kerem’e kavuşmuş...Vuslat olmuş yani...Gel gör ki Keşiş, Aslı’ya sihirli bi elbise giydirmiştir ve gerdek gecesi Kerem bir türlü elbisesinin düğmelerini çözemez, öyle bir âh eder ki ; aşkın ateşiyle kül olup yanar Kerem o saat. Öyle bir yanar ki; asırlar sonda Nazım Hikmet “Kerem Gibi” diye şiir yazar yani, dilimize yapışan , aklımıza çakılan.

Hava kurşun gibi ağır!!

Bağır

        bağır

                bağır

                        bağırıyorum.

Koşun

         kurşun

                eritmeye

                            çağırıyorum...

O diyor ki bana:

      “Sen kendi sesinle kül olursun ey! “

                                                Kerem

                                                     gibi

                                                          yana

                                                                yana..

«Deeeert

             çok,

                 hem dert

                                  yok»

Yüreklerin

       kulaklar sağır...

Hava kurşun gibi ağır...

Ben diyorum ki ona:

     “Kül olayım

                   Kerem

                        gibi

                              yana

                                    yana. “

Ben yanmasam

                  sen yanmasan

                             biz yanmasak,

                             nasıl

                                   çıkar

                                          karanlıklar

                                                      aydınlığa?

Hava toprak gibi gebe.

Hava kurşun gibi ağır.

Bağır

        bağır

                bağır

                        bağırıyorum.

Koşun

         kurşun

                 eritmeye

                          çağırıyorum...

Kerem, aşkın ateşiyle yanarken , Aslı, Kerem’in küllerini toplamaya çabalar çaresiz. Aslı çırpındıkça çaresiz , tutuşur saçları , Kerem’in ateşiyle...

Aslı da tutuşur Kerem’in ateşiyle ...

Kül olur Kerem gibi yana yana.

  • Facebook
  • X
  • YouTube
  • Instagram

Copyright 2012 - 2023 | ORT TV tarafından yapılmıştır. | Tüm Hakları Saklıdır | Designed By Farfarco

bottom of page