BEŞBAŞI
- Birol Öztürk

- 10 Tem
- 4 dakikada okunur

O zamanlar “profesyonel ordu” yoktu. İhtimal ve imkanı da yoktu. Fakülte mezunlarına “kısa dönem” dedikleri bile sekiz aydan başlıyordu…
Eşkiya dağda değildi safi, şehirler, düz ovalar da eşkiyanın envai çeşidiyle kaynıyordu ve gariban halk çocuklarından mütevellit tabur tabur asker dizilirdi eşkiyanın önüne, karşısına; azami üç aylık acemi eğitimi ardından.
“EMASYA Protokolü” gereği, polisin yetersiz kaldığı ya da takviyeye ihtiyaç duyduğu alanlarda da yer, zaman ve mesai mevhumu gözetmeden asker, hızır, hazır ve nazırdı.
Girizgah bu kadar yeter…
Ama konu yine de askerlik… Askerlik anısı yani. Madem ben yaşadım, sen de okuyacaksın aga; vatan borcu bir yerde.
Kadim erkek muhabbeti “ben askerdeyken” diye başlayan ve muhabbetin sonunda neredeyse genel kurmay başkanına tekmil çektirmeye varacak, herkesin bildiği, bilerek inandığı ne yalan ne gerçek hikâyeler…
Kısa dönem er olaraktan… Yok yok onbaşı… Onbaşı olaraktan “Topçu Onbaşı” olaraktan ve yakından hiç top görmeden Doğubeyazıt’ ta askerim…
Ben seninle
Ağrı Dağı’na
mistik ve demli bir çay kıvamında bakan
Doğubeyazıt'ın
herhangi bir toprak damında
Ben seninle
herhangi bir insan elinin
terli coğrafyasında olma ihtimalini sevdim
Dizeleri dilimde Yılmaz Erdoğan’ın ve İshak Paşa Sarayı’ nı bile üşüten, donduran bir soğuk… Askerin en büyük ve belki de tek derdiydi soğuk, ekmek ve uyku…
Kısa dönem asker, komutanlar için tam Araf’tadır. Bölük komutanında bu durumun rahatsızlığı; hani kendi hâlime bıraksa, diğer askerlere ayıp, ciddi bir iş verse, tam işin ehli olunca tezkere gelecek… Tabansız it gibi salmak da olmaz…
Elim sanata yatkındır. Resim, heykel falan… Bir zamanlar seramik bölümünde de okumuşluğum var, az buçuk işin ilmîni de almışım, her ne kadar iktisatçı lisansıyla kısa dönem olsam da. “Temel Sanat” diye bir ders vardı ki, bence ilk ve orta öğretimde derhal zorunlu kılınmalı. O kadar faydasını gördüm ki… Bu durumu öğrenen yüzbaşının bir gözü “oh be” dedi diğeri “şükür” dedi, gözlerimle duydum:
“Bölük kantinine Atatürk köşesi yap Öztürk, bir de bölük duvar gazetesi hazırla” dedi komutan.
Yok “rica etti” hatta yalvardı… Ne demek “dedi” la, mermi sıkar gibi emretti.
“Emredersiniz komutanım!”
Tam çıkarken, şöyle inşaat işlerinden anlayan bir asker daha olursa işime çok yarayacağını söylemek geldi aklıma.
“Komutanım!” dedim.
Daha o “-ım” ağzımdan çıkmadan “siktir git Birol” dedi.
“Emredersiniz komutanım”
Şimdi, bölük komutanı da beni severdi hani… Ekseriyetle “abi” der yani… Beni görünce şöyle bir toparlanır, ayağa kalkar ama ben hemen “yahu ne gerek var, lütfen rahat ol” falan derim. O şekil bir havam var yani.
Neyse, yersen.
Bir kere disiplinliyim ve uykuyu hiç sevmiyorum. Android yazılım gibi bir şeyim ve sporda falan da iyiyim, mayam sağlam. Ordu’nun Giresun’un köylüklerinde katırcılık yapmışım, elli kiloyu tek omuzumla kaldırmışım çocuk denecek yaşta ve bir de az çok sporcu bir geçmişim var; epeyce judo yapmıştım, gürgen kütüğü gibiyim.
Neyse…
Önce eskizler çizdim…
Safi duvara monte, alçıdan Atatürk maskı, birer yanda alçıdan birer meşale…
Tamam, budur!
Eskizi beğenip de yüzünde hafiften bir gülümseme peyda olunca komutanın “komutanım, müsaadenizle bir şey arz edebilir miyim?” dedim.
“Yine ne var lan, huysuz herif” dedi ama tatlı sert.
“Komutanım işin sanat yanı tamam, bende ama bir de inşaat işi var, bana bir arkadaş, inşaatçı…” dedim.
Diyarbakırlı bir asker verdi yanıma. Kapkara, kupkuru, çakmak gözlü bir Kürt. Bendeki Kürtçe’den daha az Türkçe var mesai arkadaşımda.
Mesai arkadaşım kardeşimdir.
İkimizde de “tınne” yani.
İkimizin koşulsuz, net ve hiç yanlış anlamdan anlaştığımız tek mevzu Ahmet Kaya… Ahmet Kaya, hayatta o zamanlar ve öyle popüler ki, aynen ve de en az bu günki kadar popüler…
Yan yana geçen geceler
unutulup gider mi
acılar birden biter mi
Bir bebek özleminde
seni aramak var ya
bu hep böyle böyle gider mi
Suya hasret çöllerde
beyaz güller biter mi
dikenler göğü deler mi
Bir menekşe kokusunda
seni aramak var ya
bu hep böyle gider mi
Kendine iyi bak
Beni düşünme
Su akar yatağını bulur...
Allah’ım ya, bu nasıl güzel, özgün, özgür ve herkese dair bir ses ve ezgi…
Ahmet Kaya be!
Atatürk köşesi bitti…
Diyarbakırlı mesai arkadaşım, kardeşim asker, alçının, kumun, çivinin, çekicin, arkadaşın, dostluğun, kardeşliğin Kürtçe’sini öğretti bana ben de ona Türkçe’sini…
Bölük komutanı pek beğendi Atatürk köşesini ama “beğendim” demedi. Askeri jargonda, kültürde “beğendim” demek “beğenmedim” dememektir, Bölük komutanı “olmamış, beğenmedim” dememişti!
Beğenmişti yani!
Duvar gazetesinin adını “OBÜS” verdim.
Tek başıma hazırlıyordum.
OBÜS, uzun menzilli, dağlık ve dağınık arazilerde kullanılan, çok işlevsel bir top silahının adıydı ama yeminle uzaktan yakından görmüşlüğüm yoktu. Eşeği görsem mertek sanırım, o kadar cahilim bu hususta.
OBÜS’te milli soslu, vatan, millet, bayrak temalı şiirler, o tarihe denk düşen önemli milli, dini, ulvi günler, olaylar falan yer alıyordu. Şimdinin sosyal medya hesabı gibi düşün yani… Kurumsal sosyal medya hesabı gibi…
OBÜS’ü aylık hazırlıyordum ve ilk sayısı çok tutmuştu. Askerlerin yanında rütbeliler de gelip bakıyor, okuyordu. Hiçbiri de “olmamış, beğenmedim” demiyordu ve bu da bana yetiyordu.
İkinci sayı için iyice motive olmuştum ve karikatür eklemek geldi aklıma. Dedim ya elim sanata yatkın diye, asker temalı karikatürler çizdim, bunlardan biri de “Beşbaşı” ydı.
İki asker, yan yana yürüyor ve biri epey şapşalakça ve o benim “oğlum, Hüseyin yüzbaşı beni beşbaşı yaptı” diyor. Buradaki “beşbaşı” bendeki onbaşılığa gönderme. Yani yarım onbaşı demek. Diğer asker “la Birol, sanki seninle kafa yapmış gibi ama… ” diyor.
Bölük komutanının adı Hüseyin, Hüseyin Ayaz. Karikatürü OBÜS’e asmadan önce Hüseyin yüzbaşı görüyor, diğer tüm materyalleri de. “Beşbaşı” ya “olmamış, beğenmedim” dememişti ve ben de duvar gazetesine astım.
Ya o akşam ya da bir sonraki akşamdı, tabur komutanı binbaşı, tam teçhizat daldı kantine.
“Nerede lan Birol denen o orospu çocuğu!”
Yahu elimdeki çay bardağını yuttum mu, ne ara o palaskayı, kepi yerli yerine koyup da esas duruşa geçtim, hâlâ bilmiyorum “emredin komutanım” dedim.
Mealen “aradığınız o orospu çocuğu benim” demiştim.
Komutan şöyle bir baktı.
Bir gözü “okumuş adam, kötü niyeti yok la” derken diğeri “ağzı yüzü düzgün, çok da madara etmeye gerek yok” diyordu, gözlerimle duydum,
OBÜS’e asıldı, yıktı attı yere binbaşı.
“Askeri ananelerle alay edip de rütbeleri aşağılamak ne la yavşak. Üniversite kantini mi lan burası, şeytan” gibi şeyler dedi ya, bir bok anlamadım.
Askerin annesi kimdi?
Ne ilgisi vardı askerin anasıyla?
Kimin, neyin rütbesiydi?
Ulan benim onbaşılık da mı gidiyordu?
Ne akıl kalmıştı, ne şuur. Öyle bir an ki, çekip vursa yeminle damla kanım akmaz. Kanım çekilip iliğim kurumuştu.
Kısa bir süre sonra anladım mevzunun benim icadım “beşbaşı” rütbesi olduğunu…
Ananenin de ana olmadığını…
İyi de sadece komiklikti la!
Şakaydı!
Mizahtı!











