Ferdi: Bir gün Gitsen Bile, Hatıran Yeter
- Birol Öztürk

- 3 Oca
- 5 dakikada okunur

Yılları bir güne nasıl sığdırdın
bana da söyle
bana da söyle
bana da söyle
ben de bileyim
Hasretin acısını nasıl dindirdin
bana da söyle
bana da söyle
bana da söyle
ben de bileyim
Yüreğin ince ince sızlamadı mı
Gözlerin gizli gizli ağlamadı mı
bana da söyle
bana da söyle
bana da söyle
ben de bileyim
Ferdi Tayfur da öldü…
2 Ocak 2025 tarihinde öldü, çoklu organ yetmezliği…

15 Kasım 1945’te Adana’nın en bıçkın yerlerinden Yüreğir’in Taşçıköy’ünde başlayan hikâye, sen de 79 ben diyeyim 80 yıl sonra bitti… Onun açısından hayat nasıldı bilmem ama bizim açımızdan güzel bir Ferdi Tayfur hikâyesi yaşandı, gelip geçti bu dünyadan.
O, 1960’ların sonundan itibaren kültür ve sanat hayatımızda hep vardı. Yaptığı müziği, sinema oyunculuğunu beğenirsin ya da beğenmezsin, bu başka bir konu ama yaptığı iş itibarıyla iddialı ve çok başarılı olduğunu yadsıyamazsın. Bu topraklar üzerinde yaşayıp da Ferdi Tayfur şarkılarından en az birini ezbere bilmeyen, bir filmini başından sonuna seyretmedim diyen, tepesinden topuğuna kadar yalancıdır.
O, ezilmişlerin, itilip kakılmışların, bir kenara itilip de sefil ve yapayalnız kalmışların, sistemin en mahzunlarının, amansız ve kapkara sevdalıklar çekenlerin müziğini yapmıştır. Belki siyasi ve sınıfsal bir duruşu ve mesaj veren kaygısı yoktu ama sonuçta sınıfsal çelişkilerin esas olduğu bir sistemdi, beslendiği kaynak. Arabesk müzik, doğası gereği isyankârdı ve bu isyan, icabında Tanrı’ya bileydi…

Bugün Ferdi Tayfur, benim diyen bir siyasi partiden çok daha kitleseldir. Ondan olsa gerek ki 12 Eylül 1980 tarihinde darbe yapan Kenan Evren ve aveneleri, önce siyaseti sonra da arabeski yasaklamıştı. Hem de on yıl sürecek bir yasakla yasaklamışlardı. Ferdi Tayfur’un yasağı bitse de muhalif siyasi yasak hep devam etti, kâh zımmî, kâh ayan.
“Akşam Güneşi Aşıyor” ken ve her şeye rağmen “Çiçekler Açsın, Böcekler Uçsun” umudu diriyken, mahalle ve ülke her anlamda en az ikiye ayrılmıştı.
Mahallemizde yan yana iki bakkal; Hacı’yla Recep ve mahalleli Hacıcılar Recepçiler diye ikiye ayrılmıştı evvela; kim daha uzun vadeli veresiye yazarsa deftere, kriterine bağlı olaraktan. Ülke, sağcılar ve solcular diye, gönülden yaralılar Ferdiciler ve Orhancılar diye en az ikiye ayrılmıştı. Tüm her şey ayrılıp çatışırken, uzaklaşıp yabancılaşırken “Ben de Özledim Ben de” resimlerde kalan özlemdi.

Gurbet zamanıdır. Ülkenin en sağlıklı, en güçlü işgücü, dişine, tırnağına bakılıp da seçilerek Alamanya’ya yani gurbete akın ediyordu. Gurbet ayrı dert, sıla ayrı…
Gurbetin kahrını sen çekemezsin
Düşersin kötüye çürür gidersin
Ellerin koynunda nasıl yatarsın
Bırak şu gurbeti dön gel sevdiğim
Sözleri, ezgisi ve de namesiyle plaklarda, 60’lık kasetlerde gurbetten sılaya, sıladan gurbete, o gün bugündür yanık yanık yakılmaktadır… “Gurbetin kahrını sen çekemezsin” bu manada edilmiş en felsefi ve bir o kadar da en yalın ifade değil de nedir!
Einstein, ünlü “İzafiyet Teorisi” ni misal vererek der ki “şayet, gittiğin restorantaki garsona izafiyet teorisini onun anlayacağı sadelikte anlatamıyorsan, sen de izafiyet teorisini bilmiyorsun demektir” belki bir İzafiyet Teorisi değildi ama milyonların aynı anda, aynı hisle, aynı şeyi anladığının adıydı Gurbetin Kahrı…
Ferdi Tayfur’u duyuran, fark ettiren ve moda tabirler “patlatan” 1975 yılında yaptığı “Çeşme” dir. Çeşme için çekilen sinema filmi tüm zamanların gişe rekorunu kırar. Çeşme 12 milyon insanı gişeye çeker.


Necla Nazır’la birlikte başrolünü paylaştığı Çeşme’de, Ferdi, Ali Bey’in çiftliğindeki kâhya oğlu, Ceylan’sa ağa kızıdır. Çocuklukları birlikte geçer Ferdi’yle Ceylan’ın ve o çocukluk yıllarında bir de çeşme yaparlar, bir akarsuyun önüne. Bu çeşme, onlar büyüdükçe büyüyen aşklarının da sembolüdür. Gel gör ki ağa, kızını bir yanaşmaya yâr edilecek değildir ya; sevdaya zulmeden çoktur her çağda.
Ferdi, acının, ızdırabın, çaresizliğin en koyulaştığı anda başlar buram buram yanmaya.
Pınarın başına
Varmaz olaydım
Elinden bir tas su
İçmez olaydım
İşte o an yıkılır tekmil sinema salonları “of ulan of!” nidalarıyla ve ağaya binbir küfürle.
Her şey çok hızlı ve köklü değişiyordu. Zaman mı içimizden geçiyordu yoksa biz mi zamanın içinden, bir belirsizlik ki sorma. İşte tam da “Durdurun Dünyayı Başım Dönüyor” diye zamana da isyandı Ferdi Tayfur. Bu defa dönen dünyaya isyandı, alayına isyandı, damardan arabesk ezgileriyle.

O devirler Gülhane Parkı’nda “açıkhava konserleri” olurdu, pek popüler, çok mühim. Her birinin hayranları alanlara sığmaz sanatçılar sahne alırdı. Ferdi Tayfur sahnede, arkasında dev orkestrası. Gülhane tıklım tıklım. İğne atsan yere düşmez bir kalabalık ama Ferdi’den başkasının sesi duyulmaz bir sessizlik. Ferdi Tayfur’un elinde yanmakta olan yarım bir sigara ve yalvarırcasına bir edayla, öne doğru eğile eğile söylüyor…
İki kelime ile anla derdimi
Feryat etsem duyuramam sesimi
Çok konuşsam dinler misin sesimi

Bunlar, sahne için yaratılmış insanlardı… Ferdi, babasını çok küçük yaşta kaybeder ve annesi ikinci evliliğini yapar. Yani üvey baba eline kalır Ferdi. Şekerci dükkanında çıraklık, çiftlikte rençperlik gibi birçok işte çalışırken, düğünlerde de şarkı türkü çağırır Ferdi, sesi pek güzeldir. O ara Adana Radyosu ses yarışması açar ve yarışmaya katılan Ferdi ikinci olur. Pek bir heveslenir, umutlanır İstanbul’a gitmek, dönemin tabiriyle “şarkıcı” olmak için. Üvey babası istemese de Ferdi dinlemez, İstanbul’un yolunu tutar. Lunapark Gazinosu’nda iş bulur.

1968 senesidir, ilk plağını yapar ama beklediği ya da ihtiyaç duyduğu ilgiyi görmeyince tası tarağı toplar tekrar Adana’ya döner ve çiftlikte çalışmaya başlar. Çalışır çalışmasına ya, aklı fikri, ruhu hep İstanbul’da, sahnelerdedir. Müziğin peşini hiç bırakmaz ve 3 sene sonra “Huzurum Kalmadı” plağıyla umduğunu bulur. Bundan sonra peş peşe gelen plaklar arasında “Çeşme” Ferdi Tayfur’un dönüm noktasıdır…
Ferdi Tayfur artık hak ettiği, hayal ettiği yerdedir; sahnelerde…
“Huzurum Kalmadı Fani Dünyada” belki de tüm çağlara denk gelen sözlerdi, manayı arayanlar için.
Hisli adamlardır bunlar, dünyayı hisleriyle idare ve ifade eden… Hisli ve içli adamlardı bunlar…
İçimde bir his var, terk edeceksin
İçimde bir hiç var, dönmeyeceksin
Dönüp de sen beni
buralarda bulmayacaksın
Gelip sen benim
kırık gönlümü almayacaksın
Sözlerini icat ve icra etmek için safi his ve ruhtan ibaret olmak gerekti…
Her biri birer “Mecnun” du… Mecnun’lukları ekmek kapılarıydı ve her Mecnun’a bir imkansız Leyla gerekti elbette.
Zaman zaman beni düşünüp
ağlıyormuşsun Leyla
Efkâr dağıtmak için içiyormuşsun Leyla
Durum tespiti, acımak, acındırmak, sevdayı ortaya koymak, icabında yalvar yakar olmak esas olsa da bir de dik duruş göstermek vardı. Hani şu “delikanlılık” dediklerini de arada bir göstermek icap ederdi.
Geri dönmem sözümden
Ödün vermem özümden
Öperim gözlerinden
Hoşçakal Leyla
Arabesk, lafı dolandırıp kavursa da bir o kadar da nettir. Talep bellidir ve sonuç odaklıdır. “Yaktı Beni” buna örnek Ferdi Tayfur şarkılarından biridir.
Kimi şarkılardan, ezgiyi çıkardığında ilkokullardaki okuma fişleri gibi ifadeler kalıyor ama ezgi ve Ferdi Tayfur icrası işin içine girince, insan şaşırıp kalıyor.
Yaktı beni
Yaktı beni
Yaktı beni, yaktı beni
Gözlerinin karası
Oldu yürek yarası
Bu gönül macerası
Yaktı beni
Öyle ya, gönül macerasını göze alıp yanmayan var mıdır!

Erken yaşta, çocuk yaşta babasını kaybeden Ferdi, okuyamaz. Enikonu bir eğitimle terbiye edilmiş bir sanat değildir onun icra ettiği. Belki de belli ki de bundan ötürü çoğu zaman “cahil” muamelesi gördü. Bu minval sanatçıların kendileri, yaptıkları sanat ve hedef kitleleri hep horlandı, ötekileştirildi, sorumsuz, kaygısız addedildi. Kim nereden ve nasıl bakarsa baksın, onlar gerçekti ve onların ifade ettiği gibi bir gerçek de vardı.
Tam “tamamdır bu Ferdi’nin de devri” deniliyordu ki “Emmoğlu” yla kendi sınırlarını aşan Ferdi Tayfur “Hadi Gel Köyümüze Geri Dönelim” le şehirde yer edinemeyen, horlanan, itilip kakılan o garibanların, aradıkları mutluluğun köklerinde olduğunun çıkar yolunu da gösteriyordu ve tüm müzik listelerinin zirvesini zorluyordu.
Belli ki, kırsal kökenli o garibanlar bu yeni çağlarda artık “tutunamayanlar” dı.
Ben de bu dağların nesine geldim
Meleşir kuzular sesine geldim
Bir garip ölmüş de yasına geldim
Geldim emmoğlu
Evet… O Ferdi Tayfur da öldü. 2 Ocak 2025 tarihinde, yüzünde solmuş bir gençlik güzelliğiyle gitti…
Yıldızlar da kayar, durmaz yerinde
Solar güzelliğin, kalmaz yüzünde
Dese de o tarifsiz, taklitsiz ve bir imkansız sesiyle, biz onu çok uzaklarda kara gözleri ışıl ışıl parlayan bir yıldız olarak hatırlayacağız…












Yorumlar