Sisli Bir Dağ Köyünden Kalan Tek Kare
- Birol Öztürk

- 5 Mar
- 1 dakikada okunur

“Fotoğraf çekilecek” dedi babam.
“Çocukları yan yana dizin” dedi.
“Yan yana” bile yan yana yazılamazken, şimdilik üç kardeş, yan yana dizildik… Zamanla iki kız daha belenecekti nazar boncuklu tahta beşiğe.
“Çekmek”
Bildiğim tek “çekmek” tabanca çekmekti.
Kara bıyıklı bir adam gelmişti, boynuna deri kayışla asılı bir aletle.
Babam rahmetli, acar tabanca yapar ve dişine kadar yasadışı bir kaçakçıydı. Büyükdağ’a sis gibi sessiz ve ani çöken kaçakçılara satılırdı yılbır yılbır on dörtlüler. Tomar tomar para hemen orada bir tamam verilirdi, babamın demir tozu kokan eline.
Tezgah bozulunca ve düz ovada ekmek davası mecburiyete dönünce, emeğini patrona kiralayınca, yani kaçakçıdan işçiye evrilince, otuz üçünde çekip gitti, dünya ağrısını bitirerek. Çekilir çile değildi babam için şimdi çok daha iyi anlıyorum.
Neyse!
Dizdiler bizi duvar dibine ve kara bıyıklı adam geçti karşımıza, aleti aldı eline. Beş yaşında falanım, bir gün fazlası yoktur.
“Tamam” dedim.
“Vuracak bizi bu puşt”
Yahu tamam, vuracak da peki neden?
Babam ve ebeveynden sayılan geniş ailenin diğer fertleri neden bu kadar mutlu?
Ulan ekmeği mi çok yedik, ayranı mı çok içtik?
Aklım almıyor ama ölüme hazırım.
El ele tutuşuyoruz ve o an kardeşlerim ne düşünüyor hiç bilmiyorum.
Sonra “çıt” dedi makine.
“Tamam” dedi babam.
Ölmedim…
Çocukluğumun, o sisli dağ köyündeki tek karesi de bu fotoğraftır.
Uzak, çok uzak zamanların, yaşanmışlığının şahidi ve yemini…











