top of page

MAHSUS MAHAL DERLER!

Sıdıka, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe bölümünde, çıtı pıtı, narin ve de nahif, yurtsever, devrimci bir kız ve Ruhi’nin sevdalısıdır…

Öğrenci evinde, yani bekar evinde kalmaktadır Sıdıka… Sene 1952 ve aylardan kasımdır. Ankara, bu aylarda ve bu ayların mevsiminde hep çok soğuktur. Hep kar, hep ayaz. Ankara’nın ayazını bilmeyen, maruz kalmayan “ben de şu âlemi gördüm, yaşadım” demesin.

Adnan Menderes’in Demokrat Partisi’nin iktidar olduğu yılların en hırçın demleridir ve ülkede “komünist avı” diye tarihe kalacak aman bilmez bir terör çağı yaşanmaktadır.

“Aha ha bu komünist amirim” diye göster işaret parmağınla, parmağın hedefindekine en az iki ay güneş yüzü göstermiyordu devir. Emperyalizm ülkeyi işgal ederken, komünizm dağdaki kurttu ve çok korkunçtu!

Marschall Yardımları, ABD’nin Sovyet Rusya’ya karşı tavrını ortaya koyan Truman Doktrini’yle, Türkiye’yi “müttefik” ayaklarına emperyalizme teslim etmenin yeni nesil adıydı.

Mevzubahis vatansa, vatanperver ve de ATA’nın “Ey Türk Gençliği” diye seslenip cumhuriyeti emanet ettiği gençler de karşı çıkıyordu, bu emperyalist kuşatmaya.

Ruhi de Sıdıka da işte o devrimci gençlerdendir.

11 Kasım sabahı Sıdıka’nın evi sarılır kolluk kuvvetlerince ve kıskıvrak yakalanıp götürülür bu azılı komünist (!) merkeze.

Sevdalısı Ruhi, Ankara Radyosu’nda basbdariton sesiyle türküler söyleyen, Köy Enstitüsü mezunu ve TKP’lidir. O da “wanted” listesindedir.

Sıdıka’nın sevdalısı Ruhi; Vanlı, şanlı, delikanlı Ruhi Su’dur. Ruhi Su’yu bilmeyen, duymayan ve dahi dinlemeyen şu satırdan sonra okumasın, hatta okumayı, yazmayı unutsun.

Ruhi Su, Kaledibi’ nde bir evde yaşamaktadır. Polis, Sıdıka’yı gözaltına aldığı saatlerde, eşzamanlı bu evi de basar ama Ruhi Su evde değildir.

Sıdıka’nın evinden alındığını öğrenir Ruhi Su. Çalıştığı operaya gider, eşyalarını almak için; belli ki el altında, göz önünde olmak istemez, gözaltına alınmamak için. Ancak polisler oradadır. Ruhi Su’dan bir tık evvel düşündüklerinden değil, ihbar üzerine oradadırlar ve Ruhi Su, operada gözaltına alınır.

Ankara’da “avlanan” bu iki azılı (!) komünist Ruhi Su ve Sıdıka, uzun bir yolculuktan sonra İstanbul’a getirilip o meşhur “Sarsanyan Han” ın “tabutluğu” na konulur. Tabutluk dedikleri nasıl bir şey biliyor musun; ortalama bir insanın sadece oturarak sığabileceği bir hücre… Üç oda bir salon ve de biri mutfak diğeri salon tarafında iki balkonlu evlerimizde bile daralırken icabında, tabutluktaki Ruhi Su’yu ve Sıdıka’yı düşün yani…

Üstelik mevzu tabutluğa canlı canlı gömülmekle bitmiyor, bir de eziyet, işkence var işin içinde. Sistemin, kendisinin bile inanmadığı komplolar için “dış mihrak” arayışı, fail yaratma garabeti.

Oysa sağcısı solcusu “kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda” diye bir gerçek vardı!

O Sarsanyan Han tabutluğundan ve işkence tezgahlarından daha sonraki yıllarda Yılmaz Güney gibisi Ahmed Arif gibisi ve de niceleri geçer… Ahmed Arif 130 günden fazla işkenceye maruz kalır ve bu korkunçluğun, dehşetin rekoru, sonu “d” yle biten bu Ahmet’tedir.

Ahmed Arif, hücresinin duvarına “to be or not to be” den kinaye “ha herro ya merro” yazar, hücresindeki çer çöple kazıya kazıya…

Bu ülkede, bu coğrafyada evvel ahir “ya herro ya merro” yaşayıp gidiyoruz esasen.

Tam iki ay… Otuz gün… 720 saat fiziki ve psikolojik işkenceye maruz kalır Ruhi Su! Opera sanatçısından terörist yaratmak gibi faşist bir sanat icra edilmektedir, mahsus mahallerde!

Ulan, sabun yapsanız köpürenin taa!

Sarsanyan Han’ın işkencehane vasfı değişip de dört duvara terk edilmiş hâlinin görüntüleri düştü yıllar yıllar sonra, kamuoyuna; nasıl korkunç, insanlık dışı ve vahşi! İnsanın insana bunu reva görmesi hangi kitapta yazar la, hangi töreye uyar, hangi kanuna sığar, hangi vicdan kabul eder!

Bu ülkenin işkence tarihi o kadar eski ve karanlıktır ki; aylarca süren ağır ve sistematik işkencelerden ötürü Sıdaka’nın kanaması başlar. Sıdıka’nın tüm kanı sağım sağım terk etmektedir bedenini ve mecburen doktora gösterir işkenceciler, tabutluk hücrelerine yakın bir odada.

Doktor, işkenceden bitmiş, sararıp solmuş bu bir lokmacık kıza alay eder gibi “neyin var?” diye sorunca Sıdıka, slogan atar gibi cevap verir, yüksek sesle.

“Kanamam var!”

Doktor daha da sert ve yüksek sesle “sus!Bağırma!” der, bağırarak.

Ruhu Su, hemen yan hücrededir ve “beyaz unum, ak güvercinim” diye sevdiği kadını sesinden tanır, şıp diye.

Bu yürekli insanların çıkıp geldikleri devir, yokluk, yoksulluk ve açlık devridir. Dut kurusu, süpürge tohumu yiyerek hayatta kalabilen bu insanlar için “beyaz un” kutsallıktır, nimetlerin en büyüğü, erişilmezidir. Ruhi Su’nun Sıdıka’yı “beyaz unum” diye sevmesi, bu manada çok anlamlıdır, çok değerlidir.

Rivayet o ki; Ruhi Su’nun “Mahsus Mahal” dediğinin hikâyesi, Sarsaryan Han’daki o hücreye dayanırmış.

Mahsus mahal derler

Kaldım zindanda

Kalırım kalırım, dostlar yandadır

İk'elleri kızıl kandadır kanda

Aman ölürüm kardeş

Aklım sendedir

Aklım sendedir

Artar eksilmeyiz zindanlarında

Kolay değil, derdin ucu derinde

Kumhan Irmağı’nda, Karaburun’da

Aman bulurum bulurum kardeş

Öfkem kındadır

Öfkem kındadır

Dirliğim düzenim, dermanım canım

Solum sol tarafım, imanım dinim

Benim beyaz unum, ak güvercinim

Aman bilirim bilirim kardeş

Gelen gündedir

Ruhi ve Sıdaka’nın akibetine gelince; bitirdiler o kabus günlerini ve “Su” oldu ikisinin de soyadı, evlendiler. Çocukları oldu, ömür sürdüler, ekmek yiyip su içtiler ve onurlu, devrimci bir hayatın ardından bitirdiler dünya ağrısını.

  • Facebook
  • X
  • YouTube
  • Instagram

Copyright 2012 - 2023 | ORT TV tarafından yapılmıştır. | Tüm Hakları Saklıdır | Designed By Farfarco

bottom of page