Babam Gitti, Filizkıran Fırtınası Kaldı

Sırtı taş dolmalı, damı çinko sac sarılı, koca bacalı, tahta kapılı, ağaç eşikli, dört mevsimin tekmilinin gecelerinde gaz lambasının titreyen ışığıyla aydınlatılan ahşap evlerin ve o evlerde yaşayan yorgun insanların birbirine uzak, toprağa, otlara, ağaçlara, derelere, taşlara; ineklere, danalara, katırlara, tavuklara, civcivlere yakın yaşadığı uzak bir dağ köyüydü... Koskocaman dünyanın küçücük bir noktasında çalı çileği mevsiminde, günü geldiğinde romanlara konu olacak hayatlarmış sürdüğümüz...
Mevsim bahara atınca canını ve her yanı menekşeyle papatya sarıp, erik ağaçlarında erkenci bir şenlik başlayınca yani, Çakıryatak tarafından kalkan rüzgâr bir hışımla eserdi ki, o hışım Büyükdağ’a vardığında fırtınaya dönerdi...
Balarmudunun henüz sütlü bir yeşillikteki yaprakları bir müddet dayansa da az zaman sonra savrulur giderdi, genç ölüm gibi yani.
Öyle bir öfkeyle esip ıslık çalarak dolanırdı köyün içinde rüzgâr ve henüz baş veren fındık filizleriyle dedemin aşıladığı meyve fidanları, fidana yaslanmış filizler kırılıp giderdi... Kinaye değilmiş meğer, Filizkıran Fırtınası denirmiş bu mevsimde böyle deliren rüzgâra.
Çakıryatak’tan kalkıp da Büyükdağ’a doğru iyice hızını artıran rüzgâr, tozu toprağa katıp Filizkıran Fırtınası oluverince, o temelsiz evler, samanlıklar; ot ve güllük yığınları zangır zangır sallanır ve bir felaketi haykırırdı. İşte bu felaket çığlıkları birbirine uzak Büyükdağlıları birbirine yaklaştırırdı... İnsanın insana muhtaç olduğunda birbirine yaklaştığı, gayrısında hamaset yapmadığı bir çağdan geliyorum azizim, araya sıkıştırayım.
Gıcırdayan gacırdayan, her bir eklem yeri tıkırdayan o yapılar, iğreti filizler gibi kırılıp gitmesin diye beş kişinin aynı anda omuzladığı kütüklerle, kalaslarla desteklenip, böğürlerinden bağlanan urganlarla bel verdikleri yanın tersi yöne çekip, azgın katırlar gibi öklenirdi.
Ne vakit Filizkıran Fırtınası mevsimine erişsem babam gelir aklıma. Babam, bildiğim en güçlü adamdı. Filizkıran Fırtınası başladığında evler, samanlıklar ve yığınlar uçup gitmesin diye omuz verenler arasında babam varsa zinhar korkmazdım. Onun yarım yarım yarılan kalın ve güçlü kolları, at boynu gibi kalın ve biçimli boynu, bir mengene gibi güçlü kavrayan elleri dünyayı tutar kaldırırdı. Babam varsa güven vardı... Babam varsa fırtınanın ıslığına bir ıslık da bendendi yani...
Babam gitti, Filizkıran Fırtınası kaldı yadigâr ve artık kimsenin umrunda değil evlerin, samanlıkların yıkılması... Keza haneler boş, kapılar yosunlu artık.
Filizkıran Fırtınası’ydı babam... Çalıçileği mevsimiydi ömür...
Papatya hoyratı, deniz kokulu bir baharın eşliğindeyiz ve dibi sabaha vuracak sevda kokulu sohbetler çağına uzak... İnsan bunca çok konuşunca susmaya üşeniyor be.
Besmelesi peşin emekti çocukluğum, ortadan bölünen sıcak kuzine ekmeği...
Yarısı hüzündür, günü bandıra bandıra ve içli yaşayanın anıları, zamanın ılık nefesinden ıslık çalmaktır... Ve ıslık biter, dağ başlarına çöken sis gibi hüzün kalır elde.
Yani dediği gibi şairin;
Gün doğmadan başladı
Filizkıran Fırtınası
Evler Yemen türküsü
Sokaklar seferberlik
Çok güzel özlerim ben...
Gözlerinden öperim...












