Süt Tozu Hikâyeleri

Bir sosyal medyada paylaşımı…
“Bugün seçim olsa oyunuzu kime verirsiniz?“ diye soruyor muhabir, caddede çevirdiği ortalama bir yurdum insanına.
“Ben solcuyum” diyor, ortalama yurdum insanı, şöyle hafiften de kasılarak.
“Yani?” diyor muhabir.
Ortalama yurdum insanı, tam bir şeyler diyecekken “Atatürkçüsünüz yani” diye asist yapıyor muhabir.
“Tabii ki” diyor ortalama yurdum insanı.
“Altı okun temsil ettiği ilkeleri biliyorsunuz o zaman” diye ofsayda düşürüyor muhabir, ortalama yurdum insanını.
“Yani ehem, ühüm şöyle ki, tabii ki de…” derken ortalama yurdum insanı “isterseniz ben hatırlatayım” diyor muhabir, müstehzi.
“Binicilik”
“Evet evet binicilik” diye tam destek veriyor ortalama yurdum insanı.
“Atıcılık” diyor muhabir, keza balık oltaya geldi.
“Atıcılık” diye mukabele ediyor ortalama yurdum insanı.
“Yüzücülük” diye çıtayı yükseltiyor muhabir.
Bu, belki mizansen, belki de cillop gibi gerçek. Ne olursa olsun ortada “Atatürk İlke ve İnkılapları”nın içinin boşaltılması gibi bir gerçek vardır.
“Ortalama Yurdum İnsanı” dediğime gelince, bizde herkesin her şeyi bilmesi ve bunda da acayip iddialı olması gibi bir huy vardır. Bu özgüven, analitik düşünmeyi, sağduyuyu, aidiyeti, erdemleri engelliyor.
“Ortalama Yurdum İnsanı” yaratılarak varlığımıza anlam katan değerlerin, ilkelerin içinin boşaltılması uzun bir döneme, stratejiye dayalı ve sistematik bir sürecin gerçeğidir. Yani hiçbir şey aniden ve tesadüfen olmadı, olmuyor.
Altı okun bir bir kırılıp atılması ve içinin boşaltılmasının ilk adımı 1950’lerde Adnan Menderes iktidarıyla atıldı. 1947-48’de takılan nişan ardından evliliği menderes yapmıştı. Truman Doktrini bağlamında Marshall Yardımları’yla emperyalist ABD “dost ve ittifak” ilan ediliyor, “Halkçılık İlkesi” bu yardımlar kapsamında yoksul halk çocuklarına dağıtılan süt tozuna indirgeniyordu. Amerikan yanlısı bu politikalara karşı çıkanlar “vatan haini” ilan ediliyor ve haklarında cadı avı başlatılıyordu.
“Devletin malı deniz, yemeyen domuz” mottolarıydı. Beytülmal muktedirindir inancı tüm değer ve itikatların önüne geçti. Devletin malı halkın kaynağıdır ve halk yararına kullanılması temel ilkedir oysa. Gel gör ki bunlar da domuz değildi yani. Halk malk hak getire, löp löp yediler devlet malını, yeni ilkeleri “Halkçılık”sızlaştırmaydı artık. Ya da “Haramcılık”tı.
“Halkçılık”ın içi boşaltılırken “Devrimcilik İlkesi”nden güç alan “Ey Türk Gençliği” antiemperyalist ve antifaşist saflarda örgütleniyordu. Hani var ya o “68 Kuşağı” işte o çocuklar bozacaktı bu pis oyunu. Yarattıkları yağma ve talan düzenini yıkacaktı başlarına ve hain ilan ediverdiler onları da dış ve yerli işbirlikçileri destekli 12 Mart 1971 darbesiyle. Devrimcileri astılar, asmadıklarını vurdular, temel hak ve özgürlüklere kelepçe vurup “Devrimcilik”in de içini boşalttılar. Yerine “Dönemcilik” geldi.
Süleyman Demirel “her mahalleye bir milyoner yaratacağız” diyordu, fütursuzca ve “o milyon, neden bir kişinin de tüm mahallenin değil?” diyecek devrimci irade aranıyordu, el yordamıyla. Bu arayışta Atatürk İlkeleri aydınlatıyordu yolumuzu, elimizde kalan kadarıyla. İlkelerin aydınlattığı yolda yürüyenler endişelendiriyordu karanlığa sinenleri.
“Laiklik” çok kıymetliydi. Kırmızı çizgimizdi. Devlette, okulda, kışlada, karakolda din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması esastı. 12 Eylül 1980 darbesiyle devlet, cemaatlerin, tarikatların, şeyhlerin, şıhların, bu minvaldeki soytarıların tepişeceği alana çevrildi. İlimden, muasır medeniyetten uzaklaşan yoz yobaz, gerici ve cumhuriyet rejimiyle uzlaşmaz çelişkileri olanlar çöreklendi en kritik ve dahi stratejik yerlere.
“Devlet laik olmaz, kişiler laik olur”muş diye diye, meydanlarda Kelam-ı Kadim sallayarak “Laiklik” in de içini boşalttılar. Yerine “Layıklık” geldi. Allah layığınızı versin!
Turgut Özallı yıllar… “Türkiye çağ atlıyor…” diye yutturdu Özal “Devletçilik”in içini boşaltırken, liberalizm mavalıyla. Arsızlığı, hırsızlığı, hayali ihracatı, kara parayı, rüşvet ve yolsuzluğu meşru kılarak kırıldı “Devletçilik İlkesi” oku. Yerine “Bankercilik” geldi.
“Benim memurum işini bilir”di artık mottosu ve “Devletçilik”sizliğe de çok yakışmıştı.
“İtibarın tasarrufu olmaz”dı zamane mottosu. Ne zaman bir motto üretilse eyvah gidiyor demekti altı oktan biri daha. “Cumhuriyet Bayramı” resmi kutlama törenlerine ve dahi cumhuriyete dair tüm resmi törenlere “orta kulak ağrısı” münasebetiyle katılmayan devlet adamlarıyla başlayan hikâye “Cumhuriyetçilik İlkesi”nin de içinin boşaltılması, Cumhuriyetçilik okunun da kırılması demektir. Yerine “Cemaatçilik” geldi.
Özellikle sosyal medyada “seni ve seninle ilgili hiçbir şeyi sevmiyorum, kutlamıyorum” diyebilecek cesaret, cüret ve ortamı bulmaktadır Atatürk ve cumhuriyet düşmanları.
Hani o kimsesizlerin kimsesi cumhuriyete rağmen, o kimsesizlerin kaynaklarını dün banker, banka hortumculuğu ve bugün fon vurgunuyla hiç edilmesi mümkün müdür? Mümkün olabilmeli midir? Oldu işte!
Elde kaldı “Milliyetçilik” oku.
Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı, bu husustaki söylemlerini ve eylemlerini, işaret ettiklerini al; bugünün kafatasçı, banal, demode, hamasi nutukların yanına koy. O milliyetçiliğin yerine “Ümmetçilik” geldi.
İlkelerde durum bu!
Bu duruma gelirken başta eğitim olmak üzere, sosyolojik, psikolojik, kültürel, ekonomik, hukuki manada tüm altyapı ve üstyapı müesseseleri kendince sorunlu ve sorumludur. Olayı sadece dış mihraklarla ya da siyasi tercihlerle, iradeyle açıklamak, geçiştirmek manasına gelir.
Yani mevzu derin, yara ince!












