Çay, simit, çökelek...
- BAYRAM AYBASTI

- 23 Mar
- 1 dakikada okunur

Gazete kâğıdının üzerinde domates.
Çökelek.
Bir de somun ekmeği…
Ne tabak var.
Ne sunum derdi.
Ne de gösteriş.
Ama fazlasıyla bir şey var:
Samimiyet.
Simit ve çay gibi…
Denizde midye, balık gibi…
Hepsi aynı hikâyenin parçaları.
Az ama gerçek.
Sade ama derin.
Ordu’da geçen o yıllar…
Bir gazetenin üzerine kurulan sofralar.
Bir lokmanın bölüşülmesi.
Bir bakışta anlaşmak.
Karşılıksızdı her şey.
Sevgi hesapsızdı.
Saygı kendiliğinden.
“Çayı demle geliyoruz” diyebildiğimiz günlerdi…
“Akşama çaya gel” davetlerinin doğal olduğu zamanlar…
Şimdi bakıyorum da…
Böyle bir ortamı bile kuramayanları görünce üzülüyorum.
Demek ki bazı insanlar…
Televizyondaki dizi ve programlara
akraba ve arkadaşlarını değişebiliyor.
Ya da bir “selfie” uğruna…
yanındaki insanı görmezden gelebiliyor.
Telefonlar konuşuyor artık.
İnsanlar susuyor.
Gözler ekranda.
Gönüller uzakta.
Samimi sıkılan elleri özlüyorum…
Göz göze bakılarak yapılan sohbetleri…
Birbirini gerçekten dinleyen insanları…
Ve en çok da…
Sorunun değil, çözümün parçası olan o insanlığı özlüyorum.
Kimse kimseye kendini ispat etmezdi.
Kimse daha fazlası gibi görünmeye çalışmazdı.
Olduğumuz gibiydik.
Ve bu yetiyordu.
Şimdi bakıyorum…
Masalar büyüdü.
Mekânlar şıklaştı.
Ama insanlar küçüldü.
Fotoğraflar çoğaldı.
Ama hatıralar azaldı.
Paylaşımlar arttı.
Ama paylaşmak azaldı.
Gazete kâğıdı yok artık.
Ama asıl kaybolan o kâğıdın üzerindeki ruh.
O domatesin tadı değil eksik olan…
O çökeleğin doğallığı değil…
Eksik olan;
karşılıksız sevgi.
Hesapsız saygı.
Ve en acısı…
Bunları artık çok az yerde görebilmek.
İnsan bazen bir somun ekmekte
bir ömrün en güzel anılarını bulur.
Ama bugün…
O anıları bulmak bile lüks oldu...











