top of page

Ordu’nun Şehrengizleri; Kanca Fuat(Fuat Çelik)

Bir zamanlar Ordu futbolunda güzel futbolu, efendi kişiliği ile isim yapmış, futbolu sevdirmiş, unutulmaz isimlerden birisidir; Kanca Fuat. Her futbolcuda olmayan üstün meziyetlere sahip bir futbolcu.

İstiklal Savaşı Gazisi olan babası Mustafa ve Hatice Çevik’in oğlu olarak 1924 yılında Ordu’da Aziziye Mahallesinde dünyaya gelen Fuat Çevik, ilk ve ortaokulu Ordu’da okuduktan sonra Trabzon’a meslek lisesi tahsil için gidip, muhasebe mesleği diploması ile Ordu’ya döndü.

“Kanca Fuat”

Ortaokul yıllarında başlayan okul ve mahalle arkadaşlarıyla oynadığı futbol merakı ona hayatı boyunca unutulmayacak bir lakap ve sayısız arkadaş kazandırdı. Fuat’tı, Kanca Fuat oldu. Bizde ‘K’lar ‘G’ olarak okunduğu için “Ganca” da deniyordu.

Arkadaş canlısı idi, onlarca arkadaşı oldu. Yukardaki Giresun Güneşspor ile yaptıkları maçı anlatan arkadaşı Ekrem Akdeniz; “Giresun’da oynadığımız o maçta izleyenlerin unutamadığı şimdilerde hiçbir maçta yapılamayacak bir olaya şahit olduk. Maç 3-3 iken Giresunspor’un bir hücumunda Ganca Fuat topa ayak koyduğu gibi sanki eliyle alırmışçasına ustaca topu aldı. Son sürat ceza sahasına doğru topu sürmeye başladı. Kara Ali de yanı sıra ayni süratle koşuyordu. Penaltı noktasına geldiğinde topa bastı. Kendisinin topa vurması beklenirken; Kara Ali’yi çağırdı. Kara Ali vurdu gol oldu. 4-3 maçı kazandık” demişti.

Karadeniz Gücü’nde çok sevdiği arkadaşı Kara Ali(Ataoğlu ) ile futbola aralıksız devam etti. Ordu’yu temsilen il dışına Ordu karması ile maçlara katıldı. Mesleği olan muhasebeciliği Fındık Tüccarı Hasan Çebi’nin yanında yaptığı için başka illerden gelen transfer tekliflerini değerlendirmedi.

1948 yılında Gelibolu’da yedek subay olarak askerlik yaptıktan sonra, 1955 yılında Birgül Yürür hanımefendi ile nişanlanıp, 1956 yılında evlendi. Sema, Mustafa ve Esin isminde üç çocukları oldu.

Kanca Fuat hakkında oğlu Mustafa ile sohbet ettim. Mustafa Ordu’da kalan tek evlat, baba evinin bacasını tüttürüyor. Kanca Fuat’a yakışır bir evlat olarak, Çevik soyadını yaşatıyor. Daha önceden de tanıdığım Mustafa’dan, evlenip Çanakkale’ye yerleşen bankacılıktan emekli ablası Sema hanım ile sosyal medya aracılığı ile yazışıp, Kanca Fuat hakkında kalan bilgileri tamamladık.

Kız çocukları babalarını çok severler. Sema hanımın babasını anlatımını olduğu gibi noktası virgülüne kadar aynen paylaşıyorum. Dilerim her babanın böyle bir kızı olsun.

Kızı Sema Acar’ın anlatımı ile Kanca Fuat;

"Kanca Fuat; önce babam, sonra idolüm olan nevi şahsına münhasır bir insandı. Çok az konuşurdu... Trabzon Lisesi mezunu olduğunu söylerdi. Bir keresinde Trabzon Lisesine gittik ve babam demir kapının yanında durdu, elleri cebinde uzun uzun baktı. Neler düşündü neler hatırlardı? Merak ettim sordum nerelere gittin dedim; ‘o günlere gittim’ dedi. Peki, yüksek sesle düşünsene dedim, güldü. Cevap vermek istemediği zamanlarda kullandığı hoş bir gülüşü vardı.

1948'de Gelibolu'da askerliğini piyade asteğmen olarak yapmış. Askerde de futbol oynamış. 2000 yılında bir Çanakkale seyahatimizde gittik Gelibolu'ya. Askerlik yaptığı yeri bulmaya, mıntıkanın adını sordu çevredekilere, aldığımız cevap; ‘Askeriye oradan kalkalı çok oldu.’

Ama babam, ‘yamaçta, denize sıfır bir yerdi buluruz’ devam edelim, dedi. Deniz kenarında, bir yamaçta ekinleri biçilmiş bir araziyi görünce, burası’ dedi. Arabadan indik. ‘Şurada yemekhane vardı, şurada yatakhane, şurada talim yapardık’ diye anlatmaya başladı. Nereden tanıdın burası olduğundan nasıl eminsin, dedim. ‘Tanıdım, burası. Çünkü şurada top oynardık’ dedi, bir ağacın yan tarafını göstererek. Top oynamak maçlar hayatının her döneminde vardı Kanca Fuat'ın... 

Kendi kronolojimde geriye gidip te şöyle tek tük de olsa hayatıma ait bir şeyler hatırladığım zamanlardan beri babam; Kanca Fuat’tı ben de Kanca'nın kızı idim...

Dedem İstiklal Madalyası sahibi idi ve bu madalya çok değerli ve çok özeldi babam için. Çok küçük yaşta kaybettiği babasından kalan İstiklal Madalyası onur vesilesi olması yanında haklı bir gurur da yaşatıyordu babama. Bu günlerde o haklı gururu biraz buruk da olsa ben de yaşıyorum...

Babaannem mütevazı bir Anadolu kadınıydı. Kızı Fatma oğlu Fuat tüm dünyası idi... Tabi hiç bir anne evlatlarını ayırmaz ama yine her yurdum annesine mahsus bir özellik olan ‘erkek evlat’ vurgusu babaannemde de vardı. Babama daha farklı ve özel davranıyordu... Babam başkaydı onun için... Babam uyurken kapıda oynayan çocukları başka kapılara yollarmış Fuat'ı uyanmasın gürültüden diye. Hatta eve gelirken ayağı takılmasın diye evin yolundaki taşları temizlermiş... Bu nedenden olsa babam yolda yürürken ayağı bir şeye takılsa yüzünü ekşitir ve döner neye takıldığına bakardı...

Bir keresinde babama sen gerçekten top oynadın mı, o topu ayağına takıp fillere yolladın mı, çakıl taşına  değsen yüzünü ekşitiyorsun, dedim... Güldü, o sessiz bıyık altı gülüşüyle.

Babamın lakabını ilk Ali Amca'dan (Kara Ali) duydum... Küçücük çocuğum, lakap nedir? Babama neden kanca diyordum anlamadığım zamanlar...

Sonra zamanı gelmiş olmalı ki merak ettim ve önce babama sordum, ‘sana neden Kanca Fuat diyorlar?’ diye. Güldü o hoş gülüşüyle yani cevap vermedi.

Sonra anneme sordum anlattı. Çok hoşuma gitti anlattıkları... En sevdiğim adam ne kadar özelmiş nasıl mutlu oldum. Bu cevabı duymak için tekrar tekrar sormaya başladım. Ali Amcaya sordum, İhsan amcaya (Kurtuluş), Adnan amcaya (Anlar) sordum. Aldığım cevap kelimeleri farklı sıralamayla olsa da aynıydı; Babam top oynamış zamanında. İşte o zamanlarda çok hızlı imiş ve ayağından topu kimse alamazmış ve o top mutlaka karşı takımın fileleri ile buluşurmuş. Ondan bu lakabı takmışlar.

Bu arada babamın bir dönem İdman Yurdu Kulübünün başkanlığını yaptığını da belirteyim... Kanca Fuat ve Kara Ali çok yakın arkadaştılar. Ali amcanın vefatına kadar da bu dostluk devam etti hiç bozulmadan. İlk çocukluk anılarımda Ali amca ve ailesi vardır. Çok sık birlikte olurduk. Birlikte olurduk diyorum çünkü büyükler ne zaman bir araya gelecek olsa biz çocukları da yanlarına alırlardı.

Ali Amca’nın  (Kara Ali) Kumbaşında bir evi vardı... O zamanlar bomboş kumsalda bir o ev vardı... Yazları oraya çok giderdik... Kışları şehirde evlerde toplanılırdı... Ailece herkes çocuklarını da getirirdi. O zamanlar teknolojinin insan ilişkilerini bozmadığı güzel zamanlardı... Dostluk arkadaşlık çok özel ve önemliydi... İnsan ilişkileri alabildiğince doğal samimi ve sevgi doluydu... Eşler çocuklar hep beraber bir araya gelinilerdi... Birlikte sohbetler edilir, masalar hazırlanır, yenilir içilirdi. Mevsimine göre piknikler yapılır... Denize girilir. Hep beraber çoluk çocuk kocaman bir aile gibi olurduk...

İşte ben o güzel insanların arasında Kanca’nın kızı olarak büyüdüm. Mustafa Furtun, Orhan Oral, Ergin Karlıbel, Ergör Abi (İşcan), Mehmet Tercan ve Kanca Fuat her cumartesi dışarda yemek yerlerdi... Ama bu grubun bir özelliği vardı. Balıklarını dışardan kendileri alır gittikleri mekânın (ki genellikle Yelken Kulüp olurdu) ahçısına getirdikleri balığı nasıl pişireceğini tarif ederlerdi.(sebzeli mi kızarma mı nasıl istiyorlarsa artık).

Bu kadar da değil sonra garsonlar o beylerin sevgili eşlerinin en güzel yaptığı mezeleri almak üzere bir de evlere giderlerdi... Mesela Yelken Kulübün çalışanları bizim eve canım annemin yaptığı turşuları almaya gelirlerdi.

İşte bu muhteşem insanlar kendi masalarını kendi istedikleri gibi donatarak keyifli bir cumartesi akşamı geçirirlerdi.

Babam muhasebeciydi... O zamanlar mali müşavir tanımı daha literatürümüze girmemişti. Hasan Çebi'nin fındık fabrikasında çalıştı uzun süre. Muhasebeciliği de futbolu kadar iyi idi... Kanca Fuat ne eylerse doğru ve güzel eylerdi... O zamanlar Ordu'nun en iyi muhasebecisi idi. 

Sosyal bir insandı... CHP İl Yönetim Kurulu üyeliği yaptı... İsmet İnönü'ye laf söyletmezdi... İyi futbolcu, iyi muhasebeci, siyasette ve sosyal hayatta yer alan, etkileri olan babam iyi bir okuyucuydu. Kitapları şimdi benim kütüphanemde. Şevket Süreyya Aydemir Tek Adam, İkinci Adam. Albert Camus Yabancı, Emil Zola Para, Dante İlahi Komedya, Şolohov Durgun Don (4 cilt 1966 baskısı. Ortaokulda okuyup sömestri ödevi olarak özetini hazırladığım kitap)...  Tolstoy Diriliş,  Alexsandre Dumas Monte Cristo okuduğu kitaplardan bazıları.

Çambaşı Yaylasına çıkıyoruz bir tarih. Mola verdik, yamaçta yeşillikler arasında ahşap bir lokantada... Çayırların üzerinde tahta masanın tahta sandalyelerine oturduk... Yaşı belli olmayan bir bey sipariş almaya geldi... Söyledik istediklerimizi tam döndü gidiyor babam seslendi; ‘bakar mısınız?’ Adam döndü: ‘buyur beyim’ dedi. Babam; ‘Beyaz bir masa örtüsü var mı?’ diye sordu. Yaşı belli olmayan adamın ne düşündüğü de belli olmadı ama kısa bir süre baktı sonra; ‘yok beyim burada olmaz beyaz örtü falan’ dedi ve gitti. Ben sesli güldüm babam sessiz güldü... Baba burada beyaz örtü ne arar dedim. ‘Şansımı denedim, ya olsaydı’ dedi.  

Dedim ya nevi şahsına münhasır bir adamdı benim canım babam... O zamanlar bahar aylarında kadınların coşup bahar temizliği yaptığı badana boya zamanları olurdu. Şimdi onlarda tarihe karıştı ya neyse... Sobalar kalkar bahara hazırlık yapılırdı... Yine böyle zamanlardan bir zaman annem Orhan Amca  (Oral)  Nezirler‘den bir elemanla eve geldi... Bütün ev boyanacak ne kadar boya lazım, ölçüler alındı, renkler seçildi, bir kâğıda döküm yapıldı hesap çıkartıldı anneme verildi liste...

Akşam yemekte annem babama listeyi verdi. Babam baktı, ‘Tamam Hanım’ dedi. ‘Yalnız misafir odasının boya parasını vermem, geri kalan hesabı ödeyeceğim’ dedi. Annem; ‘neden misafir odasını boyatmayacak mıyız?’ deyince babam; ‘ben o odayı hiç kullanmıyorum. Onun için o odaya karışmam’ dedi...

O zamanlar evlerde misafir odası olurdu ve misafirden misafire misafir için açılırdı... Annem dışında hane halkı bu durumdan pek memnun değildi ve babam bir bahar temizliğinde bu sorunu da kendi yöntemi ile kırmadan dökmeden çözmüş oldu. Bahar temizliğinde misafir odası açıldı. Ve artık hane halkının her zaman kullandığı bir oda oldu...

Çok dakikti... Her öğlen eve yemeğe geliş ve gidiş saati aynı olurdu. Saat tam 12.00’de köşeyi döner eve gelir saat tam 13.00’de apartmandan çıkar işine giderdi. Babamın geliş ve gidiş saatlerine göre komşular saate bakmadan zamanı anlardı... Ve pazar günleri dışında hep gömlek kravat taktı... Emekli olduktan sonra bile... Hayattan kopmamak adına bunu yaptığını düşünüyorum... Her sabah giyinir tıraş olur. Gazetesini alır noktası virgülüne kadar baştan sona okurdu.

Ve hiç hayır demezdi... Onaylamadığı bir şey olursa ‘sen bilirsin’ derdi... ‘Sen bilirsin’ diyerek ‘hayır’ dediğini anlayana kadar hep ben bildim sonra ayıklayamadım pirincin taşlarını ve gün geldi anladım. Ve babam, ‘sen bilirsin’ deyince hop atlamadım, bildiğimi okumaya. Önce düşündüm çoğunda babamın dediğine geldim. Bu kadar güzel bir insandı Kanca Fuat. Yöneticiliğini de yaptığı Orduspor’un maçlarını hiç kaçırmazdı.

Kanca Fuat az ve öz konuşur, bir söylediğini bir daha tekrar etmezdi... Her şeye karışan, sürekli akıl ve nasihat veren babalardan değildi... İyi ki de değildi... Bugün üç kardeş biz kendi ayaklarımızın üzerinde dimdik durabiliyorsak, mazeret bulmadan dürüst ve düzgün yaşıyorsak bu Kanca Fuat tarzının bir sonucu. Kendi ayaklarımızın üstüne durmayı başarmamız için çok fazla müdahaleci davranmadığını anne olunca anladım. O bizi izliyordu, gözlüyordu ama çözümlerimizi, hatalarımızı kendimiz bulalım istiyordu...

Üniversite için Ankara'ya giderken bana söylediği tek bir cümle vardır; ‘Başını öne eğdirecek hiç bir şey yapma kızım.’ Bu kadar.

Yapmadım Kanca Fuat, ne senin başını ne kendi başımı öne eğdirecek bir şey yapmadım... Sen ve annem sayesinde yapmadım... Sen ve anneme sahip olduğum için dünyanın en şanslı kızı olmama sebep olan insanlarsınız...

Ben bunları yazdım... Anılar beni aldı nerelere götürdü. Teşekkür ederim... Fuat Çevik yaşadığı zamanın güzel insanlarından bir güzel insandı. Onu çok özlüyorum. O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler, demiş ya şair işte öyle... O güzel insanlardan yok artık ve bu yüzden özlemim daha da artıyor. Babam benim bu günkü kimliğimin kişiliğimin oturmasında, dünya görüşümün oluşmasında en büyük etkendir. Özlem ve sevgiyle O'nu bir kez daha anmama, anlatmama vesile olduğunuz için size de teşekkür ederim... Kanca Fuat’ın arkadaşlarından o zamandan kalan çok az insan var…

Kimler nasıl okuyacak satır aralarında yazanları... Ne düşünecek, keşke bilmem mümkün olsaydı... Ben isterim ki okuyanlar; dostluğun, sevginin, ahde vefanın, komşuluğun, mahalle kültürünün ne olduğu hakkında bir parça fikir sahibi olup ve bu günden geriye bakıp neleri kaybettiğimizin ayırdında olsalar... Çanakkale’den Orduya Sevgi ve saygılar.”

İz bırakıp gidenler kervanına katılan bu güzel insan 19.09.2004 tarihinde hakkın rahmetine kavuşup aramızdan ayrıldı. Futbol severlerin gönlüne taht kurmuş tüm güzel insanlarla birlikte Kanca Fuat’ın da arkasından dualarımızı eksik etmeyelim Mekânları cennet olsun.

Ten fanidir can ölmez, gidenler geri gelmez,

Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil. (Yunus Emre).

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page