"Oku La Oku!" – Devrimlerin Ruhu Nasıl Çalındı?
- Birol Öztürk

- 1 gün önce
- 4 dakikada okunur

“Bizler Atatürk gençleriyiz. Biz, onun ağzından Gençliğe Hitabe’sini okuduk.”
“Bugün ülkeyi yönetenlerin etkisinden kurtulunuz. Sizler Atatürk’ü halk kahramanı ve antiemperyalist kimliğinden soyutlayıp, devlet adamı gibi gösterip, mason Atatürkçülüğüne çevirmek istiyorsunuz”
Bu sözler, 6 Mayıs 1972 tarihinde, “Anayasayı tebdil, tağyir ve ilga…” ile “Anayasal düzeni kaldırmak…” gibi zinhar hayata geçmemiş bir eylem ve de somut delilleri oluşmamış bir suçtan ötürü idam edilen Deniz Gezmiş’e aittir!
İşin boktan yanı, Deniz Gezmiş’ e ve aynı tarihte idam edilen Hüseyin İnan’la Yusuf Arslan’a kıyan cuntacılar da kendilerini Atatürkçü olarak ilan edip, Atatürk ilke ve inkılaplarına sadakat andı içiyorlardı. O cuntacılar ki Atatürkçü bu gençlere isnat ettikleri suçları bizzat işliyordu; anayasayı tebdil, tağyir ve ilga…
Atatürk ilke ve inkılapları bu ülkenin temelidir ve ne yazık ki askeri vesayetin kurumsallaştırdığı faşizmle içi boşaltılmış, anlamsızlaştırılmış ya da bu yönde bir çaba içine girilmiştir. İşte bu ülkenin tarihinde darağaçlarında can vermiş o cesur gençlerin temel kaygı ve rahatsızlığı buydu. Bütün patırtı bu noktadan, bu kaygıdan çıktı.
“Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük” diye bir dersle başlamıştı Atatürk’ü, onun ilke ve inkılaplarını anlama serüvenim.
12 Mart 1971 Askeri faşist darbesine kadar “Devrim Tarihi” olarak anılan bu dersin adı “Devrim” ruhunu öldürmek ve Atatürk milliyetçiliğini faşizme devşirmek için “İnkılap” oluverir ve öyle de kalır.
Bazı şeyler “olur” ve öylece “kalır” tıpkı 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinin çocuğu 1982 anayasasının 2022 yılına kadar yaşayabilmesi gibi… Kırk yıl be abi! Kırk yıl!
“İnkılap devrim demektir ve inkilap köpek demektir”
Atatürk ilke ve inkılaplarını öğrenmeden önce ve de acilen öğrendiğim ilk şey de buydu! Arapça “kelp” kökünden gelesiymiş de bla bla bla… Bunun adına şimdilerde “subliminal mesaj” diyorlar ve bildiğin “beyin yıkama” bildiğin “algı yönlendirme” ydi ve tamamen sistematikti. “Neden?” inin cevabı da karşılığı da “15 Temmuz 2016” tarihinde yazıldı tarihe…
Gelelim şu Atatürkçülük dersine…
Türk Kurtuluş Savaşı tam üç sene sürer. Tabir yerindeyse diş ile tırnak ile ve kağnıyla cepheye taşınan mühimmat ile…
Türk Kurtuluş Savaşı, her yönüyle destandır ve onun antiemperyalist yanı tarihi karakteristiğidir.
Ah, tam da şimdi Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Mustafa Kemal’in Kağnısı” çekmedi mi canın!
Amaaaan adam sen de sanki doktora tezi mi yazıyoruz, gelsin “Mustafa Kemal’in Kağnısı” kim bilir en son ne zaman okudun tekmilini birden!
.........
Yediyordu Elif kağnısını
kara geceden geceden
Sankim elif elif uzuyordu, inceliyordu
uzak cephelerin acısıydı gıcırtılar İnliyordu dağın ardı, yasla
her bir heceden heceden
“Mustafa Kemal'in kağnısı”
derdi kağnısına
Mermi taşırdı öteye
dağ taş aşardı
Çabuk giderdi
çok götürürdü Elifçik
Nam salmıştı asker içinde
Bu kez yine herkesten evvel almıştı yükünü
Doğrulmuştu yola
önceden önceden
Öküzleriyle kardeş gibiydi Elif
Yemezdi
içmezdi
yemeden içmeden onlar
Kocabaş, çok ihtiyardı
çok zayıftı
Mahzundu bütün bütün Sarıkız
yanı sıra
Gecenin ulu ağırlığına karşı hafifletir
inceden inceden
İriydi Elif
kuvvetliydi kağnı başında
Elma elmaydı yanakları
üzüm üzümdü gözleri
Kınalı ellerinden rüzgâr geçerdi, daim
Toprak gülümserdi çarıklı ayaklarına
Alını yeşilini kapmıştı
geçirmişti
niceden niceden
Durdu birdenbire Kocabaş
ova bayır durdu
Nazar mı değdi göklerden, ne?
“Dâh” etti!
yok!
“Dahha!” dedi!
gitmez!
Ta gerilerden başka kağnılar yetişti
geçti gacır gucur
Nasıl dururdu Mustafa Kemal'in kağnısı
Kahroldu Elifçik
düşünceden düşünceden
“Aman Kocabaş”
“ayağını öpeyim Kocabaş”
“Vur beni
öldür beni
koma yollarda beni”
“Geçer götürür ana
çocuk
mermisini askerciğin”
“Koma yollarda beni”
“kulun köpeğin olayım”
“Bak hele!”
“üzerinden ses seda uzaklaşır “düşerim gerilere”
“iyceden iyceden”
Kocabaş yığıldı çamura
büyüdü gözleri
büyüdü
yürek kadar
Örtüldü gözleri
örtüldü hep
Kalır mı Mustafa Kemal'in kağnısı bacım
Kocabaşın yerine koştu kendini Elifçik
Yürüdü düşman üstüne
yüceden yüceden
...........
Bu büyük uyanış ardından adı “cumhuriyet” yeni bir ülke kurulur. Kurulan bu yeni ülke, bir şeylerin devamı, ucu bucağı değildir! Bal gibi de “yeni” dir. Köprünün altından akan su gibi düşün, su hep akar da hiçbir damlası “eski” ya da “akıp giden” o su değildir ya, o hesap işte.
Neyse, işin bu yanı nedense pek bir tartışılır… Pek sevilir işin bu yanını tırtıklamak, çünkü devrimlerin ruhu bu noktada anlam kazanır ya da anlamı çalınır.
Genç cumhuriyetin ilkeleri belirlenir ve devrimler bu ilkelere uygun olarak hayata geçer, santim santim. Kolay iş değildir Anadolu coğrafyasında altı yüz yıllık saltanat kültürüne ve halifelik kutsiyetine rağmen laik, demokratik ve antiemperyalist bir ülke inşa etmek.
Devrim yapmak önemlidir ancak daha da önemlisi devrimi, devrimleri yaşatmaktır. Yaşatmak dediğim; devrim liderinin taş heykellerini yapıp meydanlara kondurmak, devrimlere denk gelen tarihlerde kâfi derecede milliyetçilik serpiştirilmiş kutlamalar yapmak ve de hamasi nutuklar sallamak değildir. Devrimi, devrimleri yaşatmak meselelere bilimsel öğretiyle yaklaşıp her dönem bu esasla güncel tutmak demektir.
Bugün kime elini dokundursan Atatürkçü, kime sorsan Müslüman… Sor bir yol, kaç tanesi “Nutuk”u okumuştur, kaç tanesi “Kur’an” ı okumuştur!
“Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük” diye bir ders vardı; pandemi döneminde “Açıköğretim Fakültesi” nde bir bölüm daha bitirdim ve muaftım bu dersten, yani hâlâ var “Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük” diye bir ders. O ders hâlâ var ve o devrimlerin mimarı Atatürk’ü anlatan, işleyen o dersten muafım! Muafiyet bir çeşit özürlülük hâli de değil midir!
“İnkılap, devrim demektir ve inkilap, köpek demektir” işte ilk öğrendiklerinden biri belki de ilk öğrendiğim de buydu, Atatürkçülüğe dair bilimsel şey… Yani bir “noktanın” yaşam kalitemizdeki ironik etkisi ve belirleyiciliği zokasını yutuyordum!
Efendim!
Bu dersin kredisi nerdeyse “yok” hükmündedir. Haftada bir, hadi sidik zoruyla iki… Bir, iki kredilik bu ders üniversitelerde de okutulur ve lise son sınıf müfredatıyla… “Kredi” dedikleri ekseriyetle kırk dakikalık ders süresidir; dipnot…
Atatürk ilke ve devrimlerini anlatan bu derse devam zorunluluğu yoktur ve geçer not almak için sınava girip adını soyadını yazman yeterli!
Bu, dün de böyleydi bugün de böyle.
Durum bu olunca da önce anlamı anlaşılmaz o devrimlerin sonra da kıymeti bilinmez.
Oysa her üniversitede “Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Kürsüsü” olmalıydı, en azından ahde vefa olarak! Devrimler günün şartlarına göre doktrine edilmeliydi ki fetvaya kalmasındı işimiz!
Bilim yoksa hurafe vardır! Sosyal hayat boşluğu sevmez!
Neyse, çuvalın ağzını bağlayalım usuldan usuldan!
Uğur Mumcu bu minval üzere çok şey yazmış, beni ikna eden de onun yazdıklarıdır! Uğur Mumcu’yu yok ettiler ya, ne demişse doğruymuş, reelmiş ve her çağa denk düşermiş…
Efendim!
Oku la oku!












Yorumlar