top of page

Bir “Garip” Kerim Aydemir Resitali …

Dün gece Kerim Aydemir’in sahnede canlandırdığı Garip Orhan Veli’yi izledim.

“Aslında izledim” demek eksik kalıyor.

Çünkü bu bir seyir değil, bir karşılaşmaydı.

Bir şairle, bir dönemle, biraz da kendimizle.


Bir tiyatro oyunu düşünün…

Dekoru az, sözü çok.

Gösterişsiz ama sarsıcı.

Tam da Orhan Veli gibi.


Kerim Aydemir’in başarısı burada başlıyor.

Orhan Veli’yi anlatmıyor; onunla yürüyor.

Onunla üşüyor, onunla gülüyor.

Şiirin cebinden ekmek parası çıkarmaya çalışan bir adamın hâlini, seyirciye öğretmeden, didaktikleşmeden, sadece hissettirerek veriyor.


Sahnedeki Orhan Veli, edebiyat tarihinin cam fanusa kapatılmış kutsal portresi değildi.

Sokaktan gelmişti.

Rakı masasından kalkıp gelmişti.

Bir kadının adını söylerken sesinin titremesinden, parasızlığını şakaya vururken gözünün kaçışından tanıdık onu.


İşte Kerim Aydemir tam olarak bu kırılganlığı yakalıyor.

Şiiri yücelten bir kahraman değil,

şiirin altında ezilen ama yine de vazgeçmeyen bir adam var sahnede.


Bu oyunda Garip akımı anlatılmıyor.

Garip yaşanıyor.


“Anlatamıyorum” diyen bir şairin, aslında her şeyi ne kadar iyi anlattığını fark ediyorsunuz.

Bazen bir dize değil,

bir susuş çarpıyor insanın kalbine.


Bir oyuncu için en zor iştir:

Tarihi bir karakteri putlaştırmadan oynamak.

Kerim Aydemir bunu yapmıyor.

Orhan Veli’yi adeta gözümün önünde yaşatıyor, Çınaraltı’na oturtuyor.

Bir çay söylüyor, bir şiir mırıldanıyor.

Biz de yan masadan dinliyoruz.


Sahne arkadaşı Bora Tepe ise başka bir yerden duruyordu oyunda.

Bir insanın sahneye ne kadar yakışabileceğinin kanıtı gibiydi adeta.

Rol çalmadan var olmak, sesi yükseltmeden duyulmak kolay iş değil.

Bora Tepe bunu yaptı.

Anlatıcıydı ama anlatmaktan çok dengeydi.

Oyunun omurgasında görünmeden duran, ritmi tutan bir akıl gibi…

Bazı insanlar sahneye çıkar.

Bazıları sahneye oturur.

Bora Tepe, sahnenin doğal hâliydi.


Şiirler aldı götürdü bizi o yıllara.


İstanbul’u Dinliyorum…

Şehri anlatmıyor, şehri dinletiyor.

Gürültüsüz bir İstanbul bu.


Bir Garip…

“Garipliğim, mahzunluğum,

Bir de rüzgâr…”

Garip Akımı’nın manifestosu gibi ama hiç manifesto havasında değil.


Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti…

Gülümsetiyor ama altı hüzün dolu.

İstifayı bile şiirle anlatan bir adamın ironisi.


Ayrılış…

“Bakakalırım giden geminin ardından…”

Ayrılığı dramatize etmiyor.

Olduğu gibi bırakıyor.


O akşam sahneye bir oyuncu çıktı.

Ama sahneye sığmayan bir duygu vardı.


Uyarlaması ve yönetmenliği Coşkun Çetinalp’e ait olan bu oyunda;

Kerim Aydemir başroldeydi,

anlatıcı olarak Bora Tepe yer aldı.

Yönetmen yardımcılığı ve ışık tasarımı Hakan Altan’a,

sahne amirliği Meltem Çetinalp’e,

yönetmen asistanlığı Melisa Civelek’e emanet edilmişti.

Müzikler Zafer Bozdağ imzası taşıyordu.

Özetle ruh ikizlerinin bir araya geldiği tam bir takım çalışması gördük…


Ama bütün bu emeğin yükünü sahnede taşıyan isim tekti:

Kerim Aydemir.


Bir oyuncu için en zor iştir:

Bir şairi oynamak değil,

bir şairin yükünü taşımak.


Kerim Aydemir Orhan Veli’yi oynamadı.

Onu süslemedi.

Büyütmedi.

Putlaştırmadı.


Sadece onunla aynı nefesi aldı.


Oyun bittiğinde salonda alkış vardı.

Ama asıl gürültü insanın içindeydi.

İnsan kendi kendine sormadan edemiyor:

“Biz bugün hâlâ bu kadar garip miyiz?”

Cevap sahneden gelmiyor.

Ama soru, doğru yere bırakılıyor.


Çınaraltı’ndan bakınca görünen şu:

Bazı oyuncular rol yapar.

Bazıları ise zamanı sahneye taşır.


Bazı akşamlar tiyatro biter, ışıklar söner.

Ama insanın içindeki soru açık kalır.

O akşam sahnede bir şair vardı,

salonda ise hâlâ biraz garip kalabilen insanlar.


Belki de mesele budur:

Şiiri anlamak değil,

ona hâlâ yer açabilmek.


İşte oyunculuk tam da burada başladı.


Şiiri fraktan indirdi.

Kravatı çözdü.

Vezni camdan attı.

“Anlatma” dedi, “yaşa.”


Bir “Garip” dedikleri şey,

aslında gariplik değildi.

Hayatın ağırlığını

fazla kelime kullanmadan anlatmaktı.


Kerim Aydemir bunu başardı.

Çünkü sahnede bir karakter değil,

bir ruh taşıdı.


“Beni bu güzel havalar mahvetti,” derken…


Güzel havanın bile

herkese iyi gelmediğini

hatırlattı.


Cebinde şiir vardı.

Cebinde delik vardı.

Ama vicdanı doluydu.


Orhan Veli’nin derdi aşk değildi sadece.

Yaşamak derdi vardı.

Sıradan olmak,

görünmeden var olmak…


Ve Kerim Aydemir,

bütün oyunu bu derdin üzerine kurdu.

 

Bora Tepe anlatıcıydı.

Ama duygu,

Kerim Aydemir’in sesinde değil,

suskunluğundaydı.


Perde kapandı.

Alkış oldu.


Ama salonda kalan şey

alkış değildi.


Bir dizeydi.

Kömür karası.

Eldiven gibi ele sinen.


Ve o dizeyi

bize hissettiren

Kerim Aydemir’di.

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
  • Facebook
  • X
  • YouTube
  • Instagram

Copyright 2012 - 2023 | ORT TV tarafından yapılmıştır. | Tüm Hakları Saklıdır | Designed By Farfarco

bottom of page