"Bana Dokunmayan Yılan Bin Yaşasın" Diyenlerin Hazin Sonu!
- Birol Öztürk

- 27 Mar
- 2 dakikada okunur

Mutfak dolabıyla duvar arasına yuvalanan fare, dışarıdan bakıldığında kimsenin görmediği, içeriden bakıldığında her şeyin görüldüğü çatlaktan, evin kadınını seyretmektedir.
Kadın, masanın üzerine koyduğu paketi açarken fare, o paketten ağzına layık yiyecekler çıkacağından emindir. Şunca zamandır şu mutfağa giren her şeyden nasiplenmiş bir an bile enselenme riski yaşamamıştır ve bu durumdan çok da memnundur.
Ancak bu defa hiç de hayal ettiği gibi olmaz ve paketten bir fare kapanı çıkar…
Fare küçük, kapan büyük ve bedava peynir fare kapanındadır artık.
Fare, her ne kadar evdeki mevcudiyetinin fark edilmediğinden emin gibi yaşayıp gitse de kazın ayağının hiç de öyle olmadığını derin bir hayal kırıklığıyla anlar.
Bir çare!
Bir çare!
Derken, tavuk gelir aklına.
Gider tavuğa, durumu anlatır ve “senin bünyen iri, kapanı bozabilir, beni kurtarabilirsin” der.
“Valla, o kapan da evin hanımı da benim için ne tehdit ne de risk! Evin hanımı yemin en güzelini, suyun en tazesini üç öğün koyar yemliğime, keyfim gıcır. Beni bu işe bulaştırma canım benim“ der tavuk, gıg gıg gıg gıgak diyerek.
Fare, soluğu kuzunun yanında alır, hiç zaman kaybetmeden. Anlatır derdini ve arz eder talebini.
“Ya bana ne senin kapandaki peynirinden. Benim işim otla, yoncayla, samanla, yulafla ve tak diye önüme gelir gece demeden, gündüz demeden… Hadi canım uza” der, mee meee meeeh diyerek.
Fare için son kale inektir; daha da acındırmaya çalışarak anlatır derdini ineğe.
“Samanım, arpam, kepeğim önüme gelir, dönüm dönüm meralar önüme serilir. Beni hiç sallamaz gözüm, herkes başının çaresine baksın. Her şeyimiz tamam da fare kapanındaki peynirimiz eksikti. O kapan benim için tehdit değil” der, mö mööö möööh diyerek.
Fare, çaresiz, umutsuz, üzgün döner yuvasına.
O gece kapandan “çat” diye ses gelir.
Kadın “hah yakalandı mendebur hırsız” diye koşar gelir, kapana kısılan fareye öldürücü darbeyi vurmak için.
Kapana yakalanan bizim fare değil, yörenin en zehirli yılanıdır oysa. Yılan, kuyruğundan yakalanmış, canı çok yanmakta ve öfkeden kudurmuştur. Yel yepelek gelen kadın, yılanı fark edene kadar yılan kadını baldırıdan kapar. O dakka yığılır kadın yere.
Kadını o hâlde gören çiftçi kocası, baytardan bozma doktora götürür. İğne, ilaç, pansuman, ilk müdahaleyi yapan doktor baytar “çok iyi beslensin, bol bol dinlensin” gibi bir şeyler der, kadını evine yollar.
Ateşler içinde yanan kadının iyi beslenip de güçlenmesi için tavuk suyu çorba yapar kadının kocası, tavuğu keserek.
Ateşler içinde yatan kadını ziyarete gelir, uzak yakın eş ve de dostları. Misafire izzet-i ikram iman gibi bir şeydir ve koca bir kazan kuzu yahni pişirilir, kuzu kesilerek.
Amma velakin gün günden kötü gitmektedir ve kadın ölür.
Bakarsan, bir garip çiftçidir adamcağız, elde yok, avuçta yok yani. Karısının cenaze masraflarını karşılamak için ineği çeker mal pazarına ve ederinin yarı fiyatına satar; at, eşek, kedi, köpek artık eline ne geçerse kesip de kıyma makinesinde paçallayıp satan, koca göbekli, Allahsız bir kasaba.
Fare, olup bitenleri duvarın ardından, dışarıdan bakıldığından kimsenin görmediği, içeriden bakıldığında her şeyin görüldüğü çatlaktan seyretmektedir; acı, hüzün, şaşkınlık, hayret ve ibretle.
Bütün mesele, şu fındık kadar farenin çeyrek lokma canını almak için kurulan kapanın bok yemesidir. Oysa şimdi fareden başka herkes canından olmuştur.
Yazılı kural değildir, tecrübe ve tarihle sabittir; birimiz için tehdit olan şey, esasen hepimiz için potansiyel tehdittir.











