ATA’NIN GÜLLERİ
- Birol Öztürk

- 6 gün önce
- 3 dakikada okunur

“Atatürk Orman Çiftliği” adını duyduğum o ilk andan itibaren, hep ilgimi çekmiştir, nedense. Bir de AOÇ diye kısaltılır ki, çok afili.
Böyle, emeğe dair, üretime dair, mütevazı ama asil bir yaşama dair şeyler çağrıştırır AOÇ...
AOÇ diye kısaltılan o yer, eskiden “Karanlık Dere” diye anılırmış. Buranın kaderi 1923-33 yılları arasında değişir ya da şekillenir. Hoş, şimdilerde değişimin yaşandığı o yıllar da “Eskiden” sayılıyor artık. Aradan bir ömür zaman geçmiş yani, ziyadesiyle.
Karanlık Dere dedikleri, pis, bataklık, sazlık; kurbağa mekânı, sivrisinek cenneti bir yer... Sıtma yatağı bir büyük tehdittir. Gel üst yanına, kımkıraç, bozkır...
Atatürk, bizzat kendi maaşından ve peyder pey ödeyerek, evvela 20 bin dönüm akabinde de 15 bin dönüm olmak üzere cem-i cümle 35 bin dönüm araziyi sahiplerinden, günün rayicine uygun ederle satın alır.
5 Mayıs 1924...
Hıdırellezdir...
Gül dalına asılır tüm dilekler, tüm Hıdırellez’lerde. Hıdır ile İlyas kardeşlerin kadim zamanlardan, zamaneye gelip de buluşup, kucaklaştığı ve akan suların bir an donup kalarak, dileklerin kabul olduğu andır Hıdırellez... Belki de kaderin değiştiği, iyi ve güzel olanın tecelli ettiği tek an...
Dilek bu, bila ücret. İşte o gün, iki çadır kurulur bu araziye ve iki traktör işe başlar, hır hır hör hör tır tır!
Koca koca kanallar açılır ve suyu akıtılır bataklığın. Önce sıtma saçan o sivrisinekler yok olup gider, ardından da diğer pislikler, musibetler.
Efendim!
Kim demiş bilemiyorum ama şuna benzer bir kelam etmiş muhterem, pek hoş.
“Sinekleri öldürmek değil bataklığı kurutmak lazım”
Yani şimdi al bu kelamı nereye koyarsan koy. Resmen “cuk” yani!
Kurutulan o bataklıktan eli ayağı kesilen sinek ve de sivrisineklerin ardından, araziye ağaç dikilir. Ekosisteme uygun tüm ağaçlar dikilir. Sonra at, tavuk, inek, keçi, arı artık aklına ne gelirse, hayvanlar alınır çiftliğe; bizzat Ata’nın talimatı, izni, önerisi ve de gözlemiyle.
Ha bak, en mühimi az kaldı unutuyordum.
Tüm bunlar yapılırken öyle el yordamıyla, geleneksel yöntemlerle yapılmamıştır. İstanbul Üniversitesi’nden getirilen profesörlere danışılmış, onlar ne diyorsa öyle yapılmış.
Yüksek Ziraat Enstitüsü’ne girmeye namzet gençler çiftliğe getirilip tarım işçisi olarak çalıştırılmış keza bu, o enstitüye girebilmek için zorunlu tutulmuştur; say ki kurs gibi staj gibi...
Bu iş, ilmine uygun yapılmaktadır ve de ilmine uygun yapılmasının geleneği oluşturulmaktadır... “Türkiye Cumhuriyet ilelebet payidar kalacaktır” gibi çok iddialı bir vizyon vardır keza... Yapılan her şey, alınan her karar bu vizyona uygun olmalıdır. İşte böylesi zamanlarda da ilimden şaşmayacaksın!
“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyen bir adamdan bahsetiyoruz azizim...
***
AOÇ ‘yi araştırırken “Gül” mevzusuna denk geldim ki, ilginç!
Prof. Dr. Abdulgafur Acatay anlatmış bu “Ülkemizde Gül” meselesini...
Ona geçmeden evvel, şu gül çiçeği hakkında bir iki kelam edip de laf dolandıralım mı!
Bendeniz “eli geveze” bir yazar çırağı, madem ki laf dolandırmayacağım ne işim var bu sofrada!
1980 darbesi ardından, bir tuhaf sistem, bir izah edilmez yaşam ortaya çıkmıştı ya... O ara “Sızıntı” diye bir dergi yayınlanır olmuştu. Esasen kuruluşu 1979 ya, darbe sonrasında meydan bunlara kaldı desem yeridir. Bu derginin girmediği yer kalmamıştır. Habis ur gibi bir anda hayatın her alanındaydı.
Neyse!
Hayatımıza resmen sızan bu şey, her ay istikrarla yayınlanır ve kapağında da ekseriyetle gül ya da uzaylı, galaksili görseller kullanılırdı. O gündür bugündür, nerde bu türden görsele denk gelsem kusasım gelir. Simli, çiy damlalı kırmızı bir gül uzay boşluğunda ışıldıyor falan; manasız, anlamsız, aptal saptal, estetik yoksunu bir mizanpaj...
Amma şimdi bahsedeceğim gül, o gül değil!
AOÇ’deki bu çalışmalar ve çabalar, az bir zaman sonra da meyvesini/ ürünlerini vermeye başlar. Pastörize süt, yoğurt, tereyağı, peynir, bal; sebze ve meyveler... Ver Allahım ver!
O bozkır Ankara’nın en boktan yerinde yemyeşil bir yaşam alanı ortaya çıkarken, bu çiftlikten, talep edene fidanlar verilmektedir artık, tabi ki ücreti mukabilinde. AOÇ üretim ve ticaret alanı olmuştur da.
Gül denince evvela Isparta, akabinde Burdur ve Denizli akla gelirmiş o zamanlar; bir de sadece yağı için üretilen pembe güller... Diğer güllerin, yani kırmızı, sarı, beyaz gibi güllerin hiçbiri tanınmaz, bilinmezmiş.
AOÇ kurulduğunda bir de “Gül fidanlığı” kurulur. Ata, Avrupa’da görüp de bildiği tüm o gül çeşitlerinin çiftlikte üretilmesini emreder, talimat verir, önerir ve takip eder.
Bunun üzerine Almanya ve Hollanda’ dan bir vagon dolusu değişik niteliklerdeki gül fidanları getirilir. Bu fidanlar AOÇ’de zirai bilimsel esaslarla çoğaltılır halka dağıtılıp, park ve bahçelere dikilir.
Efendim!
Rivayet odur ki; bugün “Demirağlarla örülü” ülkemizin her yanındaki o rengarenk, cins cins güllerin membaı AOÇ’ymiş.
Yeterki istesin insan, yeter ki; icabında çölde gül açtırır! Öyle değil mi azizim!















Yorumlar