90’lar...
- Birol Öztürk

- 3 gün önce
- 4 dakikada okunur

Türkiye müthiş bir değişim yaşıyordu ve TRT’nin tekeli bitiyor özel radyo ve televizyon kanalları açılıyordu. 12 Eylül kültürünün ilk mahsullerinin alındığı yıllar...

Faili meçhulleri, işkenceyi, Körfez Savaşı’yla Amerika’nın Ortadoğu’ya dalışını, yokluğu ve yoksulluğu, gına getiren koalisyon hükümetlerini, madencilerin asil direnişini, vıkır vıkır kaynayan üniversiteleri, türban sorununu, postmodern darbeleri, Toros marka beyaz otomobilleri ve çatır çatır fişlenen gençleri şimdilik pas geçiyorum. 90’lar “yazık” yıllar, “kayıp” yıllar...

80’lerin sonuna doğru televizyondaki yayın akışında bazı programların karşısında parantez içinde “Renkli” ibaresi vardı. Keza hayatın tüm renklerine rağmen ekseriyeti siyah beyazdı televizyonumuzdan evimize gelenlerin. Renkli televizyonlar 80’lerin sonunda tek tükken 90’larda hurra oluverdi ve siyah beyaz televizyonlar da hurda... Bir anda teknoloji çöplüğüne döndü canım yurdum; her yanda üç otuza satılan ya da hayrına hediye edilen siyah beyaz televizyonlar...
Lafı yine dolandırdık bak... TRT‘nin tekeli bitip de özel televizyon kanalları demiştik... İlk adı “Macig Box” tı, sonrasında “Star 1” ve “Star TV” diye devam eden kanalda, öğrenci evinde, siyah beyaz televizyonda seyretmiştim “Kibar Feyza”yu ilk defa... Muhteşemdi...

O gece, Kibar Feyzo ‘yu seyreden tüm arkadaşlarla birlikte o kadar güldük ki; o kadar içten ve koşulsuz gülüşlerim oldu mu daha sonra, hiç bilemedim... Sonraki günlerde de hemen hemen her sahnesini defalarca tekrarlayıp güldük...
Feyzo, kerpiç duvarı beyaz kireçle boyalı evin o pürüzlü pütürlü duvarına “Faşo Ağa” yazmış, kırmızı kırmızı ve “ş” yi de ters...
Şener Şen, Maho Ağa rolünde ve lengeli fötür şapkası başında...
“Ula faşo ne demek” diye sorar Feyzo’ya, duvarın dibinde.
“Şey agam” der Feyzo ve devam eder.
“Bele puşt kibim ibne kibim bi şey yani” der.
Antifaşist gençler olarak yüreğimizin yağını eriten tiye almalardı bunlar.
Sonra hâlâ etkisini sürdüren o muhteşem replikler.
“Hiç aganın poku üstüne pok olur mu!”
“Agam bizimle eğleniii”
“Govmirim lan”
“Cayar cayar atla!”
“İkimiz de yanıyık”
“Köyün en güzel kızının kızı”
Hele Feyzo’nun Gülo’yla iş tutabilmek için anasını uyutmaya çalışması ve anasına söylediği ninini...
Ne garazın var bana
Uyu da zıbar ana
Hasret galdım avrada
Bi tadam gana gana
Uyku girdi bedene
İçim geçiy ana
İçine ettin işin
Ağzına sıçam aney
Bunlar “suya sabuna dokunma” nın en cevval hâliydi yani. Zaten suya sabuna dokunmayan pisliktir, kirlidir...
İnsan, kendini bunca mutlu edip de güldüren bir şeyi nasıl unutur ki! Kibar Feyzo’yu unutan insan mıdır ki!
90’lardı...
Öyle piksel piksel değildi sonbaharlar ve dijital rüzgârlarla savrulmuyordu online yapraklar... Ekmek sıcak, tütün sarı, emek yüce ve dostluk candandı. Yirmili yaşların başında, dünyayı değiştirecek bir özgüven ve cesaret, hayret!
Film, Kibar Feyzo, Hatay’ın Harran Köyü’nde çekilir, cayır cayır bir ağustostur... 1978 yılı Arzu Film yapımıdır Kibar Feyzo ve Arzu Film ekolünde, senaryo yazılırken herkes müdahildir, müthiş bir şey; şimdi anlıyorum, milyon kere milyar tekrarını seyrederken bile neden bunca lezzetlidir o dönem çekilmiş Kemal Sunallı, İlyas Salmanlı, Şener Şenli ve de Adile Naşitli o filmler... Kibar Feyzo, tıpkı “Biber dolma” gibi bir şey benim için; bildim bileli severim biber dolmayı ve her defasında aynı zevkle, beğeniyle çekerim önüme... Bazı lezzetler vardır, doyumsuz; bir ömür gider seninle, parmak izin gibi gözünün rengi gibi.

Neyse, dönelim Harran Köyü’ndeki o ağustosa... Film çekimi esnasında Kemal Sunal’ın başına güneş geçer ve Atıf Yılmaz seti bir gün tatil eder. Köyün ağası da bu paydosu fırsat bilip tüm set ekibini evine davet eder. Ağayı gören, bilen yok tabi; öyle ya “Ağanın poku üstüne pok olur mu” dedikleri malumun ilanıdır esasen.
Ekip kalkıp gider; ağanın evinin bahçesinde kamelyada ağa beklenir... Bir zaman sonra beyaz takım elbiseli, sarı saçlı, mavi gözlü bir adam belirir kapıda; ağa...
İlyas Salman, Adile Naşit’i dürter;
“Dikkatli ol, Atatürk geldi” der, külliyen şaka yollu.
O ki Adile Naşit, sinirlenir;
“Atatürk dünyaya bir kere geldi, bir daha gelmez” der, lügatınca azarlayarak, ayar vererek.
İşin aslı, Adile Naşit’in bu azarından, ayarından pek de memnundur İlyas Salman. İlyas Salman zaten tescilli, uslanmaz bir Atatürk devrimcisidir.
Aklıma ne geldi bak!
İlyas Salman bir ara , bence, enfes bir kaset çıkarmıştı. Türküler söylediği ve şiirler okuduğu o kaset hâlâ arşivindedir. O kasette bir şiiri vardı, şöyle;
Seni sevmek
balığı Urfa’da avlamaktır
Balıklı Göl’de
yasak olduğu için güzeldir
Seni sevmek
Munzur Dağları’nda
kamalı keklik avıdır
hani keklikler yorulur da
kara düşünce kalkamaz...
Seni sevmek
yedisinde bir sabinin
günlük gelirine konmaktır
alaca şafakta çıkmıştır yola
simidinin yarısını satmıştır
yüreği küçülmüştür elleri büyüdükçe...
Seni sevmek
bir trencinin
tren altında kalması gibidir
çığlığı düdük sesine
hasreti raylara takılı kalır...
Seni sevmek
kaşarlaşmış bir celladın kendini asması gibidir
asılı cesede bakıp da
hem ağlar hem güler ya
oysa bir avuç gözyaşıdır
bedenini astıklarından arta kalan...
Seni sevmek
zordur güzelim
Seni sevmek
çelişkilidir
Ölümle yaşamın kardeşçe birliğidir
Ölünün mezarı görüp vazgeçmesi gibidir
Buna rağmen
seni sevmek güzeldir...
Bu satırlara kadar okuduysan ya şimdi ya da yazının sonunu getirecek sabrı gösterdikten sonra şu şiiri İlyas Salman’dan bir dinle derim.
Neyse dönelim yine 1978 yılı ağustosundaki Harran Köyü ağasının avlusuna...
Bu sarı saçlı mavi gözlü ağa hiç de hayal ettikleri gibi bir ağa değildir. Kara kaşlı, kara gözlü, koç bıyıklı olurdu ağa dediğin.
Ağa, bir müddet sonra İlyas Salman’a döner;
“Sen bu tiple nasıl artist oldun?” der.
Artık alay mı etmektedir, ciddi midir yoksa hayret ve şaşkınlık içinde midir bilinmez.
İlyas Salman, ağanın tabiriyle “artist” liğinin hikâyesini özetler bir çırpıda.
“İlkokul öğretmenim bir piyeste oynattı beni” diye başlar söze.
“Köylerin meydanlarında, okulların spor salonlarında oynadım. Eşek sırtında dekor taşıdım. Alkışı, kahkahayı, gözyaşını gördüm. O an karar verdim; bu işin bir üniversitesi varsa okuyacağım dedim. Sonra konservatuarı kazandım.” der.
Konservatuvar sınavında Nazım Hikmet’in “Bir Küvet Hikâyesi” adlı şiirini oynar İlyas Salman ve kazanır. Hem de leyli meccane olaraktan... Yani hem yatılı hem de burslu.
Bir Küvet Hikâyesi’nde Süleyman’la karısı Fahire’nin konuşması ele alınır... İlyas Salman bir kadın olur bir erkek ve öylece oynar şiiri, pek beğenilir.
İlyas Salman’ın konservatuvar bitirdiğini duyan, öğrenen ağa epey bir şaşırır.
“Bu konservatuvar liseden büyük müdür?” diye sorar ağa, durumdan bir tamam emin olabilmek için.
“Evet” der İlyas Salman.
Sinirlenir ağa!
“Çık dışarı!” diye höykürüp kabalaşır.
“Koca üniversiteye gitmişsin, büyük insan olacağına artist olmuşsun” der.
Tam finalde şöyle okkalı bir sosyal mesaj, icabında kamu spotu vererek de nokta konulabilir bu yazıya; mesela bir toplumun sanata ve sanatçıya bakış açısının ortalama kültür seviyesinin göstergesi olduğu gibi... Ama sadece çok sevdiğim İlyas Salman’a dair bir anektoddan da sayılabilir.
Amaaaaaan!












Yorumlar