VENÜS VE AŞK MELEĞİ
- Osman Kademoğlu

- 56 dakika önce
- 5 dakikada okunur

İlkokulda elişi dersinde iki şişle yün örgü örer, kartondan piramit, koni, küp, prizma, araba, kağnı yapar beşik çatılı evler kurar, renkli elişi kağıdını katlayıp keserek çiçek ağaç motifleri, defterlere kenar süsleri, duvarlara tarih şeridi, yağmur kar oluşumunu, bulutları, yönleri gösteren ve rüzgar adları yazılı iklim şeridi betimlemeleri yapılırdı. Bolaman ilkokulunda başka ilkokullarda olmayan bir sanat kolu daha vardı taş üzerine yontma ve kabartma işler yapılırdı.
Kale’de Süleyman (Hazne) beyin tepedeki evinin önünde, evin duvar diplerinde herbiri yaklaşık 25 X 35 X 12 cm boyutlarda beyaz doğal taşlar vardı. Bu taşların bazıları yıllarca qynı yerde durmaktan otların arasına saklanmış, yosun tutup yeşillenmişti. Çakıyla keskiyle yontulup şekil verilebilen bu yumuşak dokulu taşlara pur taş denirdi. Ben çocukken büyüklerden duymuştum 1938 Erzincan depreminde Hamdi beyin (Süleyman beyin babası) evi epeyce hasar görmüş, depremden sonra ev tamir edilrken duvarlarda bu taş kullanılmıştı. inşaattan artan taşlar o gün bu gün evin bahçesinde, duvar diplerinde unutulup kalmıştı. Bolaman çocukları bu taştan mile (bilye) ve topaç yapardı.
Ayrıca İlkokulda yontuya uygun doğal malzeme olarak elişi dersinde kullanılıyordu.. Üç arkadaş Tahsin Hazne, Hikmet Şensu ve ben (Osman Kademoğlu) pur taştan bir Atatürk büstü yapmaya karar verdik. Mehmet Şen öğretmen projemizi onayladı. Tahsin Hazne taşların en büyüklerinden birini seçti getirdi. Herşey iyi gidiyordu büstün omuzları, göğsü ve başı şekillenmiş, ceketin yakaları boynundaki kravatın kabaltısı çizilmiş büstün kaba yonusu ortaya çıkmıştı. İşin asıl ince el hüneri isteyen yüz ve beden ayrıntılarına sıra gelmişken arkadaşımız Hikmetin elindeki çekiç keskinin başına vuracak yerde kaza eseri taşa gelince aksi çekiç darbesiyle büstün başı kırılıverdi!.. Kırılan taşla birlikte büyük sanat hayallerimiz de o anda suya düştü sona erdi öyle ki birkaç gün üç arkadaş birbirimize küs kaldık.
Pur taşı işleyecek asıl sanatkar aradan 5 yıl geçtikten sonra yine Bolaman'da ortaya çıktı. Kardeşim Mahmut (Kademoğlu) lisede edebiyat öğretmeni büyük şair Behçet Necatigil’in öğrencisi ve sanat duyarlığı yüksek bir Bolaman genciydi. Mahmut ilgi duyduğu eserlerini merak ettiği Avrupalı meşhur ressamların sanatına dair parlak kuşe lağıda renkli baskılı bir kitap almıştı. O yıllarda renkli baskı kitaplar çok nadir ve pahalıydı.

Sanatkar ruhlu Mahmut işte o kitapda gördüğü bir tablodan çok etkilendi. Bu eser meşhur İspanyol ressam Diego Velaskues’in (1599-1660) Venüs ve aşk meleği ya da Rokebi Venüsü adlı tablosuydu. O yaz okul tatil olduktan sonra Mahmut Kale’ye geldi Süleyman beyin evinin yanından büyücek bir pur taş alarak Konakta büyükodada pencereye yakın aydınlık bir köşede elinde keski ve çakı benzeri aletlerle Venüs ve aşk meleği tablosunu taşa yontmaya başladı. Hergün yüzmeden dönüşte Mahmut etrafı fazla tozutmamak için yere bir gazete kağıdı veya bir örtü yayarak taşın başına oturuyor saatlarca yontu sanatına dalıp gidiyordu. Yaz tatilinde bir aydan çok uğraştı sonunda gerçekten nefis bir rölyef (kabartma) sanat eseri ortaya çıktı. Güzelliğini görsün diye Venüs’e ayna tutan aşk meleği ile yatağına uzanmış çıplak Venüs figürü üç boyut ve derinlik kazanarak canlanmış sanki konağa iki yeni misafir gelmişti.
Gördüğümüz eser karşısında biz bütün aile efradı şaşırıp kalmıştık. Meğer kardeşim Mahmud’un keşf olunmamış gizli kalmış sanat yeteneği Bolaman’ın pur taşıyla bir araya gelince hayat bulmuştu. Adeta özgün antik rölyeflere yakın değerde bir eser ortaya çıkmıştı. Bu rölyef yıllarca konakta deniz tarafındaki büyükodada mihraplı köşede sergilendi durdu gelen geçen konukların ilgisini çekiyordu.
O yaz Mahmut Kale’ye gelmemisti. Sanıyorum 1962 yazıydı masmavi eşsiz güzellikte bir yaz günü öğlen vakti püfür püfür poyraz eserken Fatsa yönünden resmi plakalı bir siyah Villiz kaptıkaçtı geldi. Ben pencerede oturmuş konağın önündeki dut ağacının yaprakları arasından göründüğü kadar dışarıyı seyrediyordum. Arabadan çıkan takım elbiseli kravatlı 3 kişi Garipöldüren çeşmesinin başında durup konağa bakmaya başladılar.
Gelen geçen insanların özellikle Avrupalı turistlerin konağın resmini çekmelerine durup uzun uzun bakmalarına alışmıştık cok olağan bir şeydi ama devlet memuru adamların tarihi konakla ilgilenmeleri alışılmamış hatta görülmemiş birşeydi. Bu arkadaşların konağa dik dik bakmaları beni kuşkulandırdı. Adamlardan biri çeşmenin karşısında Hüsemoğlu Yaşarın işlettiği kahveye gitti kahveciyle birşeyler konuştu. Pencerenin altına gelen Yaşar bu beyler evi gezmak içini görmek için izin istiyorlar dedi. Hemen anneme danştım tekrar pencerye gelerek buyursunlar dedim.

Misafirler meğerse Sinop müzesinden geliyorlarmış. Antik etnografik malzeme aramak ve toplamak için Sinop’tan Sarp’a kadar tarama yapmak üzere yola çııkmışlar. Müzecilerden biri İstanbul Üniversitesi sanat tarihi bölümü mezunu, eski eser uzmanı 25 yaşlarında bir gençti. Müzeciler kiliseden başlayarak, konağın altındaki ahırı ve sonra da üst katta sofayı ve odaları bir bir gezdiler kapıları, kilitleri, dolap kapaklarını, tavanları incelediler. Deniz tarafında büyükodada oturuldu, misafirlere çayla birlikte annemin evde hiç eksik etmediği çevizli kakaolu pasta ve portakallı kurabiye ikram edildi.
Hoş beş ve sanat üzerine, müzeciliğin önemi üzerine konuşmalardan sonra memurlar tam vedalaşıp gidiyorlardı ki eski eser uzmanı genç birden durdu Mahmud’un taş üzerine oyma Venüs ve aşk meleği rölyefini görmüştü. Rölyef büyükodanın kuzey duvarındaki üstü kemerli nişte (mihrapta) duruyordu. Genç müzeci rölyefin önünde diz çökerek eğildi saygısını göstermek ister gibi eseri el sürmeden hiç dokunmadan incelemeye başladı, bütün ayrıntılarını inceledi.
Eski eser uzmanı genç arkadaş gördüğü rölyefle büyülenmiş gibiydi. Önemli bir sanat eseri bulmuş olmanın gururunu taşıyan ciddi yüz ifadesiyle - Bu antik parçayı nerede buldunuz Bizans ya da daha önceki dönemlerden kalma olabilir ben bunu Sinop Devlet Müzesi adına sizden almak zorundayım ve antik eseri aldığıma dair size bir belge verebilirim dedi Argun ağabeyim müzeci beye - Efendim bu antik bir parça değildir bunu birkaç yıl önce bizim biraderimiz Mahmut yaptı! dedi. Eski eser eksperi genç adam Argun ağabeyin sözlerine inanmamıştı.
Argun ağabeyin antik eseri vermemek için yalan bir bahane uydurduğunu sanıyordu. - Hayır efendim bu antik dönemden kalma nadir bir esere benziyor, belki bin yıllık belki daha eski çağlardan kalma bir parça olabilir bunu sizin kardeşiniz yapmış olamaz bu eseri müzeye vermek istemeyişinizi anlıyorum ama yasalar buna izin vermiyor toprak altında veya toprak üstünde nerede olursa olsun bulunan antik eserlerin mülkiyeti ve teşhir (sergileme) hakkı bölge müzesine aittir ve bu gibi eserlerin yeri müzelerimizdir, bunu sizden almak zorundayım diye ısrar edince Argun ağabey gizliden gülerek - Beyefendi madem ki bana inanmıyorsunuz o halde devletin yasa gücünü kullanarak bunu alabilirsiniz ama bir yazılı mahkeme kararı getirene kadar ben bu eseri size vermiyorum buyurun alabilirseniz alın! dedi.
Beklemediği bu yanıtı alan eski eser uzmanı rölyefin resmini çekmekle yetindi, hevesi kursağında kalmıştı. Belki de bir antik eser bularak mesleğinde yükselmek hayali kuruyordu. Yüreği buruk ve kızgın bekleyin görün bunu nasıl sizden alacağım der gibi güvenli bir edayla konaktan ayrıldı. Eski eser uzmanı her nedense bu işin peşine düşmedi kendisinden bir daha hiç haber almadık. Belki de rölyefin resmini gören gerçek bir antikite uzmanı onu bu sevdadan vaz geçirmiş Velaskues’in 1640 larda yaptığı Venüs ve aşk meleği’nin taşa oyulmuş kopyasının antik bir eser olamayacağını öğretmişti.
Venüs ve aşk meleği konağı ve Kale'yi çok sevdiler. Yıllarca orada kaldılar. Kardeşim Mahmud’un eseri ne yazık ki konağın restorasyon için sökümü sırasında konaktaki birçok antika yapı elemanları (kapı kilidi, kapı tokmağı, şakşak, menteşe, ahşap direk) gibi antika parçalarla birlikte sırra kadem bastı.
S O N

Resim: İspanyol ressam Diego Velaskues'in Venüs ve aşk meleği tablosu











