top of page

Ordu’dan İstanbul’a İki Çocuğun Vapur Yolculuğu “Osman & Mahmut KADEMOĞLU” 

13 Eyl
26 dakikada okunur

Demir gövdeli deniz devleri…

Denizin gökyüzüyle ayrısı gayrısı yoktu, gök maviyse deniz de mavi, bulutluysa deniz de bulutluydu. O gün gökte ne renk ne ışık varsa turkuaz, lâcivert eflatun mavi, kızıl mor ve beyaz gökten yansıyan tüm renklerle uyum sağlayan, sabah tan, gün batımında ateş rengi alan sular gece ay ışığıyla, yıldız şavkıyla oynaşır, sel olur Melet ırmağının çamur sarısıyla uzlaşırdı. Doğduğum şehir Ordu’nun denizi işte böyle bir şeydi.

Gökle denizin birleştiği sanal çizgiden kumsala kadar denizde sabah tan açımından akşam alacasına suları kolaçan eden, ağ döken, ağ toplayan, olta atan, balık neredeyse oraya yeten kürekli yelkenli, biçim biçim, renk renk kancabaş alamana, aynagıç, taka ve çırnık kayıklar akşam kızıllığında ambarları ışıl ışıl kıpır kıpır balık yüklü Ordu’ya dönerdi.

Hava estiğinde rüzgârın önü sıra yelkenleri dolu, kürekleri tempolu uzakta kopan fırtınadan önce gelir karayı eller, kayığın başından suya atlayan uzun donlu çıplak ayaklı adamlar kumsalda koşarak bağrışarak kayıkları karaya çekerdi.

Zaferi Milli’de üst katından deniz görünen evde dünyaya gelen çocukların ilk anılarında bahçedeki fıskiyeli havuz, gece mehtap seyredilen kameriye, çiçek tarhları, mandalina, portakal, Frenk üzümü, okaliptüs ağaçları, şehir parkı, Arnavutların şekerci dükkânı, Bican’ın sineması, Ordu dondurması, Hemşinlilerin pastanesi, Şifa eczanesi, deniz, kumsal, kumsalda kayıklar ve Ordu’ya gelen vapurlar vardı.

Pencereden görünen bir yağlıboya tablo büyüklüğünde mavi ve yeşil denizde ufuktan körfeze yaklaştıkça büyüyen kara demir gövdeli deniz devleri Ordu kumsalında çekili duran ve Nuh’un gemisini andıran en büyük çapardan yüz kat daha büyüktü.

Çocuklar deniz gören pencerede gelen vapurları karşılar, gidenleri uğurlar, görünmeyen yolculara el sallardı. Adının başında SS (steam ship) “buharlı gemi” yazan tüm vapurlar ocaklarında kömür yakar bacasından kara duman çıkardı ama her birinin başka özellikleri başka güzellikleri vardı. Kardeşim Mahmud’un gözde gemisi (favorisi) okyanus aşırı Amerika’dan gelen bacası geniş, ambarları büyük, bordası yüksek Bakır şilebiydi, kim bilir belki bu güzel gemi Mahmud’un rüyasına bile girmişti. Benim favori gemim ince narin endamlı Karadeniz vapuruydu.

Argun ağbim cetvel, minkale, pergel, karton makas jilet tutkal fırça ve sulu boya kullanarak, çizerek keserek biçerek yapıştırarak sabahtan akşama iki gün uğraşarak iki kardeşine iki oyuncak vapur yaptı. Bordası siyah, kasaraları beyaz, su kesimi kırmızı, bacası çifte çıpalı ve ayyıldızlı vapurların lumbuzları, filikaları, direkleri, demiri, bayrağı, yeşil ve kırmızı (sancak-iskele) borda fenerleri bile vardı.

Körfezi inleten vapur sesi, ne Ordu’nun ünlü şoförü İlyas’ın 1927 Ford otomobilinin öüüü öüüüü diye seslenen kornasına, ne belediye yangın arabasının çan sesine, ne de elektrik fabrikasının ötüşüne benzemiyordu. Tizden pese, inceden kalına yükselen vapur düdüğü Boztepe’ye çarparak yankılanır, belediye parkında akasya, ardıç, atkestanesi, kavak, taflan dalları sallanır, denizde balık gözleyen kumsalda gezinen akkuşlar havalanır, gökyüzü yüzlerce beyaz kanatla dolardı. Kayıklar suya iner, acente motoru yola çıkar, yük iskelesinde bekleyen çaparlar palamar çözer, penceresi denize bakan evlerde camlar tıngırdar, uyuyan çocuklar uyanırdı.

Vapur sesi Zaferi Milli’deki evde bir heyecan estirdi. Çocuklar oyuncak vapurları bırakıp pencereye koştular. Gelen gemi başı gagalı Cumhuriyet mi, kuğu gibi Aksu ya da Güneysu vapuru mu? Atatürk’ün ad koyduğu Etrüsk, Tırhan, Kadeş, Tarı mı?  Yolcuların gözdesi vapurların en lüksü İzmir, Ege yoksa Türkiye’nin ilk ve son sergi gemisi Karadeniz vapuru muydu? Çok net hatırlıyorum bir kutlama ya da ziyaret amacıyla Ordu limanına Cumhurbaşkanlığı makamına ait Ertuğrul yatı bile gelmişti…

Şehrin tek düze sosyal hayatına renk katan günü beklenen yolu gözlenen vapur gelince şehir canlanır, yolcular telaşlanır, kayıkçı çaparcı ve hamal esnafına iş çıkardı. Hükümet tabibi, eczacı, deniz yolları acentesi, iş adamları, fındık tüccarları vapura gider limanda kaldığı sürece vapurda hoşça vakit geçirir gemi süvarisiyle, kaptanlarla, çarkçıbaşıyla, gemi doktoruyla tanışır, dostluklar kurulur arkadaş olur, birlikte yemek yenir, içilir, piyano dinlenir, vapur yemeklerinin lezzeti, garsonların kibarlığı nezaketi anlatılırdı.

Vapurlarla ilgili hikâyeleri söylenceleri masal tadında dinleyen çocukların muhayelesinde vapur giderek bir deniz perisi ve deniz yolculuğu da bir efsane oluverdi. O yıl fındıktan sonra aile İstanbul’a gidecekti bunu duyan çocuklar bayram etti, yolculuk için gün sayıldı vapur ve İstanbul hayalleri kuruldu. İstanbul daha görmeden gözlerde tütüyordu.

Fotoğraf: Zafer-i Milli mahallesindeki ev.


Yolcu iskelesi…

İstanbul’a giden vapur Ordu’ya gece gelir, saat 10 da elektrik kesildikten sonra şehir denize yansıyan vapur ışıklarıyla şenlenirdi. Yolcu iskelesi şehrin kavuşma, ayrılık, uğurlama, sevinç ve hüzün sahnesiydi. Vapura yolcu taşıyan motorlar iskeleden ayrılırken insanlar kucaklaşır, ısmarlaşır, mendiller sallanır, denizden uçuşan damlacıklar yolcuların üstüne serpilir yanaklarda gözyaşına karışır. Oysa ayrılığı çabuk unutan çocukların aklı fikri açıkta demirli duran ışık saçan gemidedir. Gece karanlıkta kristal bir biblo gibi parlayan vapur sanki gökten inmiş denize konmuş ışıklı bir gezegendir. İskeleden ayrılan motor demir gövdeli deniz devine, üstüne öyküler söylenen, hayaller kurulan ışıklı gezegene doğru ilerler.

Şimdilerde çocuklara esin veren sonsuz boşlukta süzülen uzay istasyonları ve uzay yolculuğu neyse 70 yıl önce insanoğlu uzaya çıkmadan önce vapurlar ve deniz yolculuğu da öyle bir şeydi. Su küre (deniz) gizemleri tam aydınlanmamış yarı meçhul bir coğrafyaydı. Gizemli coğrafyalara yolculuk çocuklara esin verir, hayallerini süslerdi.

Yolcu İskelesinden demir yerine kadar süren cin karanlık denizin ardından yaklaşılan vapurun ışıkları göz kamaştırır. Işık saçan deniz devi yaklaştıkça büyür, hayal gerçeğe dönüşür, vapurun gizemleri bir bir çözülür. Eni boyu yüksekliği seçilir, iki projektörle aydınlanan bacanın üzerinde Devlet Deniz Yolları’nın iki çıpalı ayyıldızlı muhteşem arması görünür. Osmanlı seyrüsefain (gemicilik) işletmesinden kalan bu görkemli arma denizde devletin simgesi, ticari bahriyenin övüncü, gururu, kutlu sancağıdır. Çift çıpalı ayyıldızlı armanın kıyı halkının gönlünde ayrı bir yeri vardı, Osmanlı döneminde ecnebi vapurların cirit attığı limanlarda halk kendi milli işletmesini çok içten çok sevgili duygularla karşılardı o yeniden kazanılan bir gurur, bir güvenceydi.

Güvertelerde kamaralarda benek benek ışıklar yanar, aydınlatılan direkler, vinç bumbaları, filikalar seçilir, vapurun başında yazılı adı okunur. Geminin gölgesinde sular kıpırtısız düz ve durgundur. Burada deniz bir demir duvarın arkasına saklanıp sinmiş uysal bir sudur. Gemi ışıklarıyla aydınlanan yakın denizin rengi derin camgöbeğidir.

Üst güvertelerde yolcular başka bir dünyadan başka bir dünyaya bakıyor gibi yaklaşan motorları, kayıkları seyreder. İskelenin başı yanaşmak için sıra bekleyen kayıklarla doludur. Yaprak kıpırdamayan esintisiz havada takalardan tüten ince mavi duman genizleri yoklar. Sırası gelen kayık vapurun benek benek benli perçinli kara demir bordasına yanaşır, iskele sahanlığına atılan ilk adımla Ordu’dan İstanbul’a yolculuk başlar.

Saat gece yarısına yakındı salonlarda ışıklar sönmüş servisler kapanmıştı. Güvertede şezlonglara uzanmış Ordu’yu ve geceyi seyreden yolcular vardı.

Üç yataklı kamarada bir lumbuz (borda penceresi), elbise dolabı, şifonyer, komodin, iki koltuk,  yazı masası, taşıma suyla çalışan aynalı su dolabı ve lavabo vardı. Annem Şerefnur hanım temizlik konusunda çok titizdi.  Musluk lavabo ayna kapı tokmağı, ışık aç kapa düğmeleri, ranza ve yatak başları sabunlu bezlerle silindi temizlendi kırklandı. Bizim kamaraya bakan görevli kamarot lavabonun çabuk boşalan su deposuna beyaz emaye halastarla birkaç sefer su taşıdı ve karşılığında bol bahşiş aldı. 

Çocukların gözlerinden uyku akıyordu, birinin başı birinin ayağına gelecek şekilde yan yana ranzaya yattılar. Koridordan fısıltılı konuşmalar, ayak sesleri, rugan pabuçların gıcırtısı duyuluyor, kapı altından kamaraya solgun sarı ışık sızıyordu, yolculuk heyecanıyla yorgun düşen çocuklar uykuya daldı.

Sabah kahvaltısı: gezinti güvertesi: yunusların yarışı: oyun salonu…

Gökyüzü yıldızlı deniz sessizdi, Ordu’dan kalkan vapurda yolcular uyuyordu. Gece karıncaların su içtiği duru ve dingin Karadeniz illâ ki hırçın huyunu fırtınalı suyunu gösterecekti. Beklenen oldu vapur Yason’u geçerken hava esti, deniz seslendi, dalga tepelerinden uçuşan serpintilerin vurduğu yuvarlak lumbuz camı boncuk boncuk benek benek ıslandı.

Sabah kamarada uskur (pervane) seğirdimi ve dalga çağaltısıyla uyandılar, Vapur beşik gibi sallanıyor, denizden yansıyan güneş ışınları kamara tavanında oynaşıyordu.  Yattıkları ranzadan inen çocukların başı döndü ayakları dolaştı. Gece Ordu’da düz kıpırtısız duran koca vapuru deniz ayartmıştı. Yer yerinden kaçıyor, bir sancağa bir iskeleye eğimlenen kamara köşe kapmaca oynuyordu. Çocuklar birbirine sarılıp tutunarak, ayaklarını açarak geminin yattığı yönde adım atarak yalpa yapan gemide ayakta durmayı ve düşmeden yürümeyi çabucak öğrendiler.

Kahvaltı…

Salonun iki kanat kapısı ardına kadar açıktı. Tırıl tırıl ütülü örtüler,  peçeteler, devlet deniz yolları armalı çifte çıpalı ayyldızlı tabaklar, alpaka (Alman gümüşü) sofra takımları ve taze çiçeklerle donanmış masalarda kahvaltılık Alemdağ tereyağı Edirne peyniri Mudanya zeytini ayva reçeli bal haşlanmış yumurta ve fırından yeni çıkmış asker tayını kadar vapur ekmeği vardı, vapur ekmeğine çocuklar bayılırdı.

 Beyaz üniformalı beyaz eldivenli baş kamarot Rüştü Efendi aileyi kapıda karşıladı – Günaydın efendim buyurun diyerek salona yönlendirdi, yuvarlak bir masada yer gösterdi, koltukları çevirdi, porselen fincanları, katlı peçeteleri açtı sıcak çay getirdi. Her şey iyiydi güzeldi ama denizli havada kaymasın diye yere sabitlenmiş döner koltuklar masaya uzak kalıyor çocuklar kahvaltılıklara erişmekte zorlanıyordu ama çocukların niyeti bir an önce güverteye çıkmaktı vapurda görecek öğrenecek çok şey vardı. Çabucak kahvaltı eden çocuklar ellerinde tereyağ sürülmüş birer dilim vapur ekmeğiyle koşarak salondan çıktılar. 

Fotoğraf: Bakır şilebi.

Gezinti (Promenad) güvertesi…

Güverteye açılan sarı pirinç tokmaklı pırıl pırıl vernikli büyük ahşap kapının yüksek eşiğinden atlayarak promenad (gezinti) güvertesine çıktılar. Işıklı aydınlık bir gündü. Deniz dalgalıydı, güneş ışınları dalga tepelerinde yıldızlanıyor, rüzgâr uğultusu, deniz çağaltısı tüm sesleri bastırıyordu. Sabah erken deniz suyuyla yıkanan tik güverte ıslaktı. Vapurun yarıp açtığı denizden uçuşan köpük tufanında 7 renk tayf oluşuyordu. Direklerin vinçlerin filikaların bacanın orta ve arka kasaranın denize düşen gölgesi vapurla birlikte koşuyor dalgalarla yükselip alçalıyor, koparak ayrılıyor, eklenerek birleşiyordu, camgöbeği lâcivert yeşil ve beyaz şekil şekil hârelenen sularda gölgelerin akışı baş döndüren, göz kamaştıran esrikleyen senfonik (ahenkli) bir seyirdi.

Yunusla vapurla yarışıyor…

Manzarada yalnız gökyüzü ve deniz vardı, güneyde yoğun sisin arkasında kara görünmüyordu. Yalpa yapan gemi sancağa eğimlenirken paralel küpeşte demirlerinin arasından görünen ufuk çizgisi hızla yükseliyor, gemi yalpadan doğrulurken aynı çizgi hızla alçalıyordu,  burada daha önce görmedikleri başka bir dünya vardı, dünyayı denizden seyrediyorlardı.  Güvertede üst üste yığılı tahta şezlongları açan gemiciden başka kimse yoktu. Sancak (sağ) yanında denizin en hızlı canlısı yunus balıkları atlayıp uçarak, kuyruk vurup yüzgeç çırparak, burgu dönüş yaparak, çığlık atarak vapurla yarışıyor dalıp kayboluyor az ilerde yeniden yüzeye çıkıyordu.

Gümüş ve kurşunî yunusların gösterisi denizin çocuklara ilk sürpriziydi. Oyun bitince yunuslar birer birer dalıp kayboldu. Yolculuk güzel başlamıştı, ufuk çizgisi yükselip alçalıyor, dalgalardan uçuşan köpük tufanında yedi renk tayf oluşuyor, yunuslar vapurla yarışıyordu tüm bunlar karada olmayan denizde oluşan tansıklardı.

Kamarot Rüştü efendi çocukla çocuk olur, oyun kurar eğlendirir, çocuklara deniz yolculuğunu sevdirirdi. Nasıl yaptı ne etti ucunda tahta zoka ve tel kanca olan iki çakma olta yaptı getirdi. Küpeşteden sarkıtılan oltalar hızla akışan denizde derine inmiyor yüzeyde uçuşuyor sulara kapılıp sürükleniyordu. Balıklar uçan oltalara nasıl erişecekti? Çocuklar bir süre sonra çakma oltaları sarıp topladılar balık avı sona erdi şimdi sıra vapurun oyun salonuna gelmişti.

Oyun salonu…

Güverteye açılan salonun ortasında kızıl maun küpeşteli yarım panolarla çevrili ortası açık üstü piramit cam kubbeyle örtülü altıgen bir galeri vardı. Galeriden alt katta yemek salonu görünüyordu. Oyun salonunda yeşil ve bordo çuha kaplı oyun masaları, hasır koltuklar, arkası aynalı amerikanbar ve siyah kuyruklu piyano vardı. Çocuklar galerinin çevresinde kaçarak koşarak saklambaç oynadılar. Bu salon çok güzeldi! döner taburelere oturup fırıl fırıl döndüler, piyano tuşlarına vurdular. Salonun ortasındaki piramid cam kubbeden gökte uçuşan tül gibi ince pembe kızıl mor bulutlar görünüyordu. Oyun salonunu bitiren çocuklar promenat güvertedeki dar demir merdivenden filika güvertesine çıktılar.

Kaptan köşkü: dümen dolabı: pusula: makine telgrafı: dev dümen çarkı: telsiz odası: baca: manika: filika…                                                               

Geminin en yüksek yerinde (filika güvertesinde) kaptan köşkü, dümen dolabı, kaptan kamarası, telsiz odası, baca, filikalar ve manikalar çocukların görmek istediği tüm harikalar (cihazlar) buradaydı ama duvarda kırmızı yazıyla Dolaşmak tehlikeli ve yasaktır yazıyordu, nöbetçi gemici elini kaldırdı çocukları durdurdu buradan ileri geçmek yasaktı. Sabah 8-12 vardiyasını tutan genç kaptan nöbetçi gemiciye - Bırak gelsinler dedi çocukları köprü üstünde ellerini sıkarak karşıladı, adlarını sordu, genç adam deniz ve meslek sevgisini yeni kuşaklara aşılamak istiyordu gemicilik (navigasyon) aletlerini bir öğretmen gibi bir bir çocuklara tanıtacaktı.

Fotoğraf: Kardeşler kaptanla köprü üstündeler.


Dümen dolabı pusula…

Genç kaptan pusulada yön oklarını, derece çizgilerini (kerteleri) pusula milini (ibreyi) gösterdi, serdümen (dümen tutan usta gemici)  dümen çarkını sağa sola çevirerek pusula milini istenen kertede tutuyor geminin haritada çizilen rotada gitmesini sağlıyordu.                                                                                                

Makine telgrafı…

Kaptan telgraf kolunu kullanarak yarım yol, tam yol, stop, ileri, geri, vb. vapuru yürüten komutları veriyor telgraf aygıtı ÇIN ÇIN öten zil sesiyle verilen komutu makine dairesine iletiyordu. Pırıl pırıl pirinçten (sarı metal) makine telgrafı altın sarısı rengiyle, çın çın öten yankılı sesiyle çocuk hayalinde yer etti vapurla özdeşleşti…

Kaptan tramvay askısı gibi tavandan sarkan bir kolu çekerek düdük çalıyordu. Sisli havalarda vapurun yerini belli etmek için, limana girer çıkarken ya da yoluna çıkacak teknelere  - Önümden kaçın yolu açın!  Demek için düdük çalınır, uyuyan yolcuları uyandırmamak için gece düdük çalmaktan kaçınılırdı, 7 kısa 1 uzun düdük acil tehlike (alarm) uyarısıydı.

Üzerinde rota çizilen harita masası, güneşten yer tayini yapılan sekstant, doğrudan makine dairesiyle konuşulan muhavere (haberleşme) borusu, yeşil kırmızı borda fenerleri. Tüm bu teknik araçlar, kolları sırmalı metal düğmeli kaptan ceketi,  beyaz üniforma, alnı ayyıldız kokartlı şapka çocukta kaptan olmak hevesi uyandırdı. Lâcivert deniz, mavi gökyüzü, leylak bulutlar, uzak ufuklar coğrafya sonsuzluk ve serüven duygusu estiriyordu, o gün vapurun köprü üstünde uyanan bu ışık yıllarca saklı bir özlem olarak içinde yandı durdu.

Fotoğraf: Kardeşler serdümenle.

Büyük dümen çarkı…

Kaptana teşekkür ve veda ederek köprü üstünden ayrılan çocukları filika güvertesinde büyük bir sürpriz bekliyordu! O da ne! Az önce kaptan köşkünde gördükleri dümen dolabından 5 kat daha büyük, adam boyunu aşkın bir dev dümen çarkı!  Üst güvertede tüm denizi gören bir yerde sanki en güçlü efsane adamların kullanması için yapılmış dev dümen çarkı!  Aslında bir tasarım harikası olan bu büyük çark ana dümen dolabında bir arıza olursa acil durumda kullanılmak üzere yelken gemilerinden kalan son güvence, kol gücüyle dönen mekanik dolap bir ihtiyat önlemi olarak henüz buharlı gemilerde kaldırılmamıştı. Kim bilir fırtınalı havada kaç tayfanın, kaç çift bileğin birlikte tutup çevirdiği yüz yıl öncesinin harikası dev dümen dolabı vapurlarda yelken çağından buhar çağına kalan son hatıraydı.

Kaptan kamarası Geminin en yüksek en sessiz en az sallanan yerindeydi. İçinde bir kütüphane olan salon, yatak odası ve banyodan ibaretti, kaptan isterse bu dairede eşiyle birlikte kalabilirdi.

Telsiz odası…

Yaklaştıkça içerden yayılan di di dit di dit di di dit di dit gibi mors sinyalleri duyuluyordu. Telsizciler üniforma giyer, zabitandan sayılırdı, karada olsun, denizde olsun, tüm dış dünyayla iletişimden telsizciler sorumluydu, telsiz odası geminin işiten kulağı konuşan diliydi. Telsiz cihazı ne kadar güçlüyse göndereceği sinyallerin ulaşım alanı o kadar büyük olurdu yolcu gemilerinde ortalama bir telsiz cihazı telsiz odasının bir duvarını kaplayacak kadar büyüktü, üzerinde osilatörler (ayar düğmeleri) göstergeler, ibreler bağlantı kabloları, fişler, şarteller bulunan cihazın en önemli parçası mors sinyallerini veren telgraf maniplesiydi. Tüm dünya denizlerinde haberleşme Markoni firmasının koyduğu uluslararası standardlara göre yapıldığı için telsiz odasının diğer bir adı Markoni odasıydı. Telsiz odasında daima ve 24 saat görevli bir telsizci bulunur gelen mesajları alır gidecek mesajları çekerdi. Çocuklar telsiz odasına ancak açık kapıdan bakabildiler başında kulaklıkla çalışan telsizci çok meşguldü, çocuklara ayıracak vakti yoktu.

Makine dairesine girmek yasaktı çocuklar makine dairesini üst güvertede yatay havalandırma pencerelerinden içeri bakarak görebildiler.  Makine dairesi dışarı makine yağı kokulu sıcak hava üfleyen gürültülü bir fabrikaydı, Ordu’da gezip gördükleri elektrik fabrikasını anımsattı.

Baca…

Vapurun en yüksek yerinde gösterişli uzun endamı arkaya doğru az eğimli çapkın duruşuyla, göğsünde çift çıpalı ayyıldızlı armayla, turunç sarısı ve beyaz renkleriyle göz alan baca arada bir ocaklarda kömür ateşi harlayınca havaya yoğun kara duman salıyor, dumanla birlikte gökten pul pul toz toz kurum yağıyordu. Kurum yağmuru olunca, güvertede deniz yolculuğunun tadını çıkaran kibar hanımlar beyler tası tarağı toplar içeri kaçardı.

Makinalar…

Dikine duran büyük bir kepçe görünümünde manikalar (hava bacaları) alt katlara salonlara kamaralara temiz hava sağlayan donanımlardı.

Resim: Makine telgrafı.

Filikalar…

Filika güvertesinde en son filikalar (cankurtaran sandalları) gezildi. Filikalarda bizim Karadeniz kayıklarında kullanılan topuzlu küreklerden farklı, tutma yeri düz kürekler, ağaç ıskarmoz yerine sarı metal ıskarmozlar, alabora olursa filikayı su üstünde tutacak sızdırmaz bölmeler, can simitleri, mantarlı can yelekleri, filikadan dışarı sarkan tutunma halatları vardı. Tam da filikaları bitirmişken uzaktan çağlayan bir gong sesi duyuldu.

Rüzgâr sesine karışan bir duyulan bir kaybolan gong yemek vaktini haber veriyordu. Yankılı nağmeli gong sesi sabahtan beri koşturmaktan iyice acıkan çocuklara çok çağırgan (davetkâr) geldi, filikayı anlatan gemiciye acele veda ve teşekkür ederek dar demir merdivenden gezinti güvertesine indiler.

Gong: yemek salonu: beybaba…

Güverteyi çabuk çabuk adımlayan beyaz giyimli kamarot yolcuların önünde eğilerek reverans yapıyor elindeki sarı pirinç tepsiye tokmakla vurarak gong çalıyordu. Güvertede, salonlarda, koridorlarda çınlayan müzikal nağmeli gong sesi vapurda öğle yemeğine çağrıydı…

Yemek salonu…

Çocuklar yemekten önce kamaraya giderek ellerini yıkadılar Şerefnur hanım böyle öğretmişti. Vapurda görgü kuralları gözetilen, âdâbı muaşerete en çok özenilen yer temek salonuydu. Salonda masaların tertibi, garsonların kusursuz servisi, yemeklerin lezzeti devlet deniz yollarının kalite göstergesiydi. Salona inen yolcular giyim kuşamına çeki düzen verir, kadınlar saçına makyajına, erkekler sakal traşına özen gösterir, salonun kapısında yer gösterecek teşrifatçı garson beklenirdi. Güvertede gözyumulan görmezden gelinen terlikle gezinmek, pijama üstüne ceketle dolaşmak gibi rahatçı, saygısız, senlibenli kılıklara yemek salonunda izin yoktu, salonda uyulması zorunlu giyim kuralları vardı, uyumsuz davranan yolcular kibarca uyarılırdı.

Yemek salonunda hafif müzik çalıyordu. Kolları sırmalı lâcivert üniformalı süvari (kaptan), çarkçıbaşı (baş mühendis) ve gemi doktoru birlikte geldiler yolcuları selamladılar, salonun başköşesinde kaptana ve zâbitana ayrılan masaya oturdular. Yolcular arasında bulunan Ankaralı bir yüksek bürokrat ve tanınmış bir iş adamı da kaptan masasına davetliydi.

Vapur doktoru Kâmil bey pamuk beyazı saçlı pembe yanaklı geniş gerdanlı sevimli bir adamdı. Hemen her yemeğe limon sıkan doktor limonları bir sanat işler gibi yavaş yavaş sıkıyor, suyunu süzerek çekirdekleri ayırıyordu. Kardeşim Mahmut limon sıkana bakamaz dişi kamaşır, göynü geçer, gözünü yumardı. Limon sıkımı uzadıkça çocuk iyice tedirgin oldu limonlar bir an önce bitsin istiyordu. Doktor Kâmil bey birden Mahmud’a dönerek – Sen de limon ister misin?  diye sormasın mı! Meğer doktor arada bir kaçamak limonlara bakan çocukları fark etmiş limon istiyorlar ama söylemiyorlar sanmıştı.

Önce salata ve mayonezli levrek geldi, arkasından tereyağlı pilav ve patlıcan karnıyarık. Bizim masaya bakan garson sallanan vapurun eğimlendiği yöne adım atarak vücut dengesini koruyor, bir elinin ayasında omuz ve baş hizasında taşıdığı yuvarlak tepsiyi daima düz tutarak masadan masaya dolaşıyor, servis kaşığıyla servis çatalını birlikte ve ikisini tek elle maharetle kullanıyordu! Garsonlar; eğitimli, güleryüzlü ve görgülüydü – Bunu verme şunu ver kıyması bol olsun diyerek tepside gözüne kestirdiği en büyük parçayı işaret eden arsız yolcuların kaprislerine katlanıyor, çocuklara iltimas geçiyor sevilen yemeklerden bolca veriyordu. O yıllarda en usta aşçılar, en seçkin garsonlar deniz yollarındaydı. Aşçısının şöhreti ve yemeklerinin lezzeti nedeniyle tercih edilen vapurlar vardı. Deniz yolları acentesinden hangi vapurun (hangi aşçının) ne zaman Karadeniz seferi yapacağını sorarak o tarihte yolculuk yapan ağız tadınnı bilen gurme yolcular olduğu söylenirdi.

Bir gün yemek sırasında telsizci kaptana bir telgraf getirdi. Telgrafı okuyan kaptan yemeği bırakarak masadan kalktı salondan çıktı. Acaba önemli bir haber mi ya da olağanüstü bir durum mu vardı? Meraklı yolcular bakışlarıyla kaptanı izliyorlardı. Kaptanın ciddi ve aceleci tavrı savaş zamanı (ikinci dünya savaşı) denizde mayın tehlikesi olduğu yıllarda gece duran gündüz yol alan vapurlarda yolculuk yapmış olanları tedirgin etti. Savaş sona ereli 6 yıl olmuştu artık denizde tehlike yoktu. Savaş yıllarının tedirginliğini yaşayan yolculardan biri de annem Şerefnur hanımdı. Savaşın sürdüğü 1943 yılında kardeşim Mahmud’a hamileyken yaptığı bir yolculukta birden alarm zilleri çalmış vapur durmuş filikalar denize indirilmişti. Sonradan bunun eğitim amaçlı bir tahlisiye talimi (kurtarma alıştırması) olduğu anlaşılmıştı. Aradan yıllar geçmiş ama Şerefnur hanım içinde iz bırakan bu korkuyu yüreğinden atamamıştı.

Fotoğraf: Karadeniz Vapuru, ressam Cumhur Koraltürk.


Beybaba: efendi kaptan…

Dünyanın en denizci milletlerinden İngilizler– Captain is the god on board – his word is the word of god. (Kaptan gemide tanrıdır – ve kaptanın sözü tanrının sözüdür) derler. Bizde ticari bahriyede kaptan elbette çok önemliydi geminin Beybabası’ydı ama tanrı sayılacak kadar değil. Gemi mürettebatının Beybaba veya Efendi kaptan diye hitab ettiği, büyük saygı gösterdiği süvari denizde devleti ve yasaları temsil eder, nikah kıyar, denizde doğan çocuklara ad koyar, seferde suç işleyeni, yolculara rahatsızlık vereni göz altına alır tutuklatır, icabında kelepçe vurup kamara hapsine koyardı, isterse gemiden kovar emniyete teslim ederdi.  Kaptanın sahip olduğu yetkilere karşılık yüklendiği sorumluluk da büyüktü gemiye yolculara birşey olursa bir zarar erişirse bunun hesabını verecek olan da kaptandı.

Karadeniz vapuru süvarisi Bahtiyar kaptan kaptana tanınan tüm yetkileri A dan Z ye tereddütsüz kullanan, gemide kaptan kanununu en sert en acımasız şekilde estiren bir disiplin adamıydı. Kamaraların bulunduğu koridorlarda dolaşarak havayı koklar, kamaralarda yiyecek bulundurma ve yemek yeme yasağını delenler varmı diye ani kontrollar ve baskınlar yapar, kamarasında yiyecek bulunan yolcuları ağır kırıcı sözlerle azarlardı. Bu yasağın nedeni yiyecek kokusu alarak kamaralara koridorlara dadanan farelerin varlığıydı. Bahtiyar kaptan gemide gerekli hijyeni sağlamak için bunu yapıyordu ve kesinlikle haklıydı. Bunun tek istisnası deniz tutması nedeniyle kamaradan çıkamayan yolculara kızarmış ekmek beyaz peynir çay çorba yoğurt muhallebi sütlaç gibi kokusuz hafif gıdaların kamaraya servis yapılmasıydı.

Yanında yiyecek bulunan yolcular yiyecekleri vapurun buz dolabına bırakır yolculuk sonunda gemiden ayrılırken geri alırdı. Bu seferlerden birinde İstanbul’da buz dolabına bırakılan 6 kutu hediyelik Hacı Bekir şekerinin yerine Samsun’da gemiden ayrılırken bize yanlışlıkla 6 kutu kaymak verilmişti.  Kale’de kutuları açınca yanlışlığın farkına varıldı ama artık çok geçti bizim Hacı Bekir şekerleri de herhalde kaymakların sahibine gitmişti.

Kaptanların disiplinden kurallardan ödün vermeyen, hizmeti önceleyen tutumları sayesinde Türk Devlet Deniz Yolları (Turkish Maritime Lines) Barselona’dan Marsilya’ya, Tunus’a, Napoli’ye, İskenderiye’ye, Beyrut’a Akdeniz’in en gözde en dakik yolcu işletmesi olarak nam salmıştı. O kuşaktan kaptanlar Atatürk’ün Türkün büyük denizci millet olmak ülküsünü benimsemiş seçkin idealist insanlardı.

Samsun’a yaklaştığımız denizin yeşile çalan renginden belli oluyordu. Yeşilırmağın döküldüğü körfezde sular sığdı, duru yeşil denizde kayıkların gölgesi dip kumlarına düşüyordu. Vapur uzakta demirledi. Samsun’da üç iskele vardı Tütün iskelesi, Şimendifer iskelesi ve Yolcu iskelesi. Samsun’un diğer sahil şehirlerinden başkalığı burada demiryolu olmasıydı. Karayoluyla demiryolunun kesiştiği kavşakta tren gelirken arabalar durup bekler çan çalar, kırmızı ışık çakar, güvenlik kolu iner yol kapanırdı. Bacasından kara duman salan, çığlık çığlığa düdük çalan kara tren çocukları korkuturdu. Çoğu Karadenizlilerin görmediği belki de hayatında ilk defa duyduğu tren sesi trenin geçtiği buğday kokulu sarı bozkırları ulaştığı Ankara’yı çağrıştırıyordu. Demiryolu genç cumhuriyetin büyük kazanımlarından biriydi ve Samsun demiryoluyla övünen bir şehirdi.

Oyun ve piyano salonu…

Oyun salonunda dama satranç tavla domino ve bezik oynanırdı, salonda bir de kuyruklu (grand) piyano vardı. Gemi zabitanı veya yolcular arasında piyano çalan biri bulunur, uzun süren açık deniz seyirlerinde noktürn, polonez, ayışığı sonatı, Türk marşı, apasyonata, Karmen, bolero, Elize için gibi klasik parçalar, tango, vals türü dans müziği, nihavent rast mahur sofyan muhayyer ve hüzzam makamlarından alaturka çalınır, şarkılara mırıldanarak katılanlar olurdu. Piyano dinletisi sona erince piyanist alkışlanır masaya çağrılır içecek birşey ısmarlanır övgüler sayılırdı.

Oturma salonu: Yemekten sonra rahat geniş deri koltuklarla döşeli oturma salonunda büyükler sigara ve kahve, çocuklar limonata vişne suyu içer, aileler tanışır, arkadaşlıklar kurulurdu. Bu yolculuklardan birinde annem Şerefnur hanım Rizeli Orhon ailesinin güzel kızı Çayhan’ı çok beğenmiş ve aileye gelin adayı olarak düşünmüştü. Yolcular arasında tanınmış kişiler de olurdu. Ben ortaokul öğrencisiyken yaptığım bir yolculukta İstiklal madalyalı General Pertev Demirhan paşayı tanımış elini öperek tâzimde bulunmuştum. Çocuklar vişne suyu içip güverteye çıktılar. Halka atma, saklambaç, salıncak, ip atlama ve ingilizcede shaffleboard denilen (disk iteleme oyunu) tahta diskleri belirli bir kareye düşürmek gibi güverte oyunları vardı. Büyüklerden ara buldukça çocuklar da bu oyunları oynardı.

Vapur yaşamının bir başka güzel yanı güvertede şezlonga uzanarak kitap okumaktı. Rüzgârsız günlerde şezlongların çok isteyeni olur boş şezlong kalmazdı. Şezlonga bir kere oturan kısa ayrılıklarda şezlongu başkası kapmasın diye üstüne ya bir kitap ya bir şal, bir şapka, bir gazete bırakır böylece şezlongun tapusunu (!) almış olurdu. Denizde yemek, oyun, güverte sefası, öğle uykusu derken gün çabuk geçer, saat 4’ te çay ve bisküvi ikramı başlardı.

Yolcular sohbet ederek, denizi, ufukları ve dağları seyrederek akşamı ettiler. Gökyüzünde azalan ışık ve akşam rengi güneşin denize indiği batıya doğru yayılıp genişledi. Mavisi lâciverte dönüşen gökte solgun ve ince yeni hilal belirdi. Yeni hilalin ilk görene talih getireceğine, o anda ne isterse olacağına inanılırdı. Akşam kızıllığı ertesi gün havanın güzel olacağına işaretti.

İnceburun: halka horon: güverte yolcuları: bıldırcın yağmuru…

İnceburun

Çocuklar o sabah İnceburun’u göreceklerdi, kahvaltı etmeden güverteye koştular. Anadolu’nun en kuzeyinde denize uzanan büyük sessiz yarımadanın kayalık ve yeşil eteklerini okşayan Karadeniz burada fırtınayla hiç tanışmamış gibi dingindi, Dağların koyu yeşil gölgesinin düştüğü sular ilk yaratılış günü kadar temiz ve duruydu. Kıyıda kayalardan olta atan çocuklar vardı. Kıyı balıkçıları el örgüsü iplik ağlarla yüklü iki çift kürekli renk renk boyalı tahta kayıklardan el sallıyor, elini gözüne siper eden adamlar hayretle vapura bakıyorlardı. Vapurun diğer bir meraklısı da denizde balık gözlemeyi bırakıp geminin üstünde uçuşan akkuşlardı.

Sinop limanında donanma gemileri vardı. Tam pruvasından (baş tarafından) geçtiğimiz bir muhribin bıçak sırtı gibi keskin pruvası, narin bordası, baş güvertedeki topun ince uzun namlusu, kıç göndere sancak çeken (hisa sancak) tören mangası sabahın sürpriziydi. Çocuk Türk donanmasından bir savaş gemisini ve güvertede bahriye askerini ilk olarak bu kadar yakından görüyordu, uzun uzun doya doya baktı. Bu kutlu resim çocuğun aklına yazıldı ve bir daha hiç solmadı kaybolmadı.

Sinop’tan hatırda kalan diğer bir anı elinde yelkenli kotra modelleriyle güvertede dolaşan seyyar satıcılardı. Bordası cilalı kamaralı ve yelkenli model kotralara takılan çocuk aklı Sinop’ta kaldı.

Halka çevirme, horon…

Çocuklar gece yıldızları görmek hem de uykudan önce deniz havası almak için güverteye çıktılar. Yayla havası gibi iyot kokulu deniz havası da şifalı sayılır çocuk ve büyük herkese sağlık verilirdi. Güverte hayli serindi, iki kardeş yün hırkaların yakasını kaldırıp üstüne boyun atkısını doladılar. Geminin gittiği yönden gelen rüzgâr soluğu bunaltacak yanakları solduracak kadar sertti. Denizden dalga çağaltısı geliyor karanlıkta yakamoz ışıması seçiliyordu. Rüzgâr etkisi 9 mil giden vapurun hızına eklenerek bir kat daha artmıştı.

Geminin pruvasından (başından) rüzgâr uğultusuna karışan, bir işitilen bir kaybolan, tiz bir kemençe sesi geliyordu. Birinci mevki güvertesinden12 basamak merdivenle inilen baş ambar güvertesinde Karadeniz uşakları el ele dirsek dirseğe omuz omuza halka olmuş, bedenleri sırım sırım sıralı, ayakları yere vura vura atılan kısa çapraz ve yan adımlarla bir durup bir giderek halka horon oynuyor, kollarını kaldırıp indiriyor, bir komutla sert ayak vurup 30 baş birlikte sağdan sola soldan sağa dönüyordu. Horoncuların istisnasız hepsinin başında yün kukuleta vardı. Karanlıkta yüzleri seçilmeyen adamların sardığı halkadan sadece ayakları yere vurmaktan çıkan patırtı ve arada hep bir ağızdan - Alaşağı tut haydi vur vur hop hop bağırışları geliyordu. Bir komutla alaşağı eden, el ele tutuşup dizüstü yere çöken, sonra bir toplu isyan gibi hep birden ayağa kalkan horoncular askeri bir disiplinle gülmeden yılışmadan sırnaşmadan sanki eğlenmiyor ciddi bir iş bir ritüel icra ediyorlardı.

Horon halkasının ortasında dolaşan bazan bu yana bazan öte yana yanaşan başında iki kulaklı başlık, bacağnda zıpka, eni boyuna yakın ufak tefek kemençeci halkadaki uşakları hiç bilmez hiç umursamaz gibi gaga kemerli burnu kemençeye değecek kadar başı öne eğik kendi bildiğine dalmış, rüzgârda bir duyulan bir kaybolan kah akıllı kah deli, bazan gamlı yalvaran, bazan diklenip kafa tutan, kızıp azarlayan, asi küskün ve nazlı notalarda gezinerek hem de için için ve sade kendi nefsi için türkü söyleyerek, daha doğrusu söylenerek kemençe çalıyor kimbilir aklı artık sıla olmuş hangi yaylada hangi köyde dolanıyordu!

Horoncular geçim derdine gurbet ele, güzelliği dillere destan, efsunlu, pâyansız, taşı toprağı altın İstanbul’a gidiyorlardı. İstanbul gurbetinde kim zengin olacak kim fukara kalacaktı? Yazgının bilinmezliği, belli olmazlığı genç yüreklerde filizlenen ümidi habire besliyordu.

Çocuklar horoncuları doya doya, ayaklarını horona uydurup yere vura vura seyrettiler. Gece iyiden iyiye soğumuştu, denizin rutubeti nemi yün hırkanın içine işliyordu horonu sorarsan bitmeye hiç niyeti yoktu. Aslında güverte köşesinde büzülüp buymaktansa horon teperek üşümeden oynamak akıllıcaydı!  Çocuklar o gece rüzgârlı güverteden, damla damla ıslanan küpeşteden ve horonculardan gönülsüz ayrılarak kamaraya gittiler. Kamara sessiz sıcak yataklar yumuşaktı, ciğerlerini dolduran deniz havasının esrikliğiyle hemen uykuya daldılar. Onlar güzel güzel uyurken bakalım horoncular ne yaptılar?

Güverte yolcuları…

Vapurda birinci, ikinci ve üçüncü mevkiden başka hem de çok başka bir dünya daha vardı, sefa yolcularının yanı sıra cefa yolcuları da vardı. Güverte yolculuğu denen, güverte köşelerinde kümelenen bir hayat! Rüzgârdan korunaklı kuytu yerlere gerilen çadır tentelerle çarşaflarla çevrilen çakma kamaralarda dar alanlarda yolculuk yapan aileler! Yanında kilim sarılı, kolanla kırnapla bağlı yatak dengi, tahta bavul, çuval, at heybesi, sepet, sandık, bohça, yayık, beşik, hamur tahtası (seben), süzme torbası, bakraç, sini ve şimdi inanmak zor ama içi canlı tavuk dolu tavuk kafesi!

Yoksul yolculara bir iyilik olsun diye yolcu sayımı yapan genç kaptanlar çocukları görmezden gelir kadınları eksik sayar bazan 2 bazan 3 kişiye bir bilet keserdi. Güvertede yere serilen ya atık paçavralardan örme kilim (palas) ya bir hasır yaygı üstünde oturan, yatan, uyuyan, çocuk emziren, deniz tutan, istifra eden, duvardan duvara ip gererek salıncak ve yere örtü sererek sofra kuran hatta belki gece hamile kalan peştemallı kadınların, yün başlıklı kasketli, ceket kolları pantolları yamalı adamların birinci mevkiye giden merdivene çıkmalarına, kapıdan öteye geçmelerine, mevkiden içeri güverteden dışarı adım atmalarına izin yoktu. Buna cüret eden güverte yolcuları tayfalar tarafından yakalanır geldiği yere yollanırdı. Bunun bir ve tek istisnası güverte yolcularının birinci mevki güvertesinde rüzgârdan korunaklı bir yerde namaz kılmasına göz yumulmasıydı. Namaz izni en sert en kuralcı kaptanların bile olmaz demediği bir yürek sızlaması, hatır ve vicdan noktasıydı.

Vapurun başında pruvaya doğru daralan üçgen güverte üstü tenteyle örtülerek denizden gelecek serpintilere ve güneşe karşı korunaklıydı. Burada koyun sürüsüyle ve sürü çobanıyla yanyana giden güverte yolcuları vardı. Yaylada koyunlarla birlikte yaşamaya alışkın ve bu doğal hayattan mutlu olan insanlar için bu hiç de yadırganacak bir durum değildi üstelik sürüyle yolcuların arası seyyar taşınabilir demir parmaklıklarla ayrılmıştı.

Aynı gemide olmak…

Vapurda mevki yolcularıyla güverte yolcuları aynı gemideydiler! Denizin ortasında karadan uzak aynı gemide olmak, bir anlamda aynı kaderi paylaşmak! Gerçekten öyle miydi? Bu insanların vapurda kaldıkları yerler geceyle gündüz, akla kara kadar birbirinden farklıydı. Yolculuk yapılan ortam rahatlık konfor temizlik itibar yemek uyku hasılı genel yaşam kalitesi bakımından inanılmaz ölçekte birbirinden başkayken hepimiz aynı gemideyiz denebilir miydi? Bu soruya en gerçekçi en aydınlatıcı yanıtı o yıllarda genç bir kaptan olan Ordulu kaptan Refik Akdoğan verdi. Refik ağabey çoğu 40 yaşını aşkın olan bu gemilerin metal yorgunu olduğunu, karinanın (geminin su altında kalan kısmının) perçin başlarından ve çelik levhaların birleşim yerlerinden su sızdırdığını, karinada toplanan suyun pompalarla dışarı atıldığını yıllar sonra bana anlatmıştı. Vapurun su yaptığını elbet kaptanlar biliyordu. Bu nedenle genç zabitan sabah ve akşam geminin en altına en derin yerine iner karinada toplanan suyun yüksekliğini ölçer kaptana rapor ederdik demişti. Elbet bu olaydan yolcuların haberi yoktu. Demek ki mevki yolcuları ve güverte yolcuları vapurun su yaptığını bilmeden, aynı riski göze alan ve aynı tehlikeye maruz olan insanlardı. Bir anlamda varsıl yoksul tüm yolcular aynı gemideydiler.

Karadeniz yolcuları                                                                                                                         

köylü ve şehirli, varsıl ve yoksul 

tümü aynı gemideydiler,                                                                                                               

karinadan su yaptığını bilmeden                                                                                                            

40 yıllık eski vapura bindiler                                                                                                                                           

kimi rüzgârlı soğuk ıslak güvertelerde,          

kimi sıcak kamaralarda yolculuk ederek                                                                                                

İstanbul’a gittiiler…

Yatsı namazı…

Çocuklar horon gecesinin ertesi gece yatmadan önce gece güvertede yeni bir sürprizle karşılaştı. Gökyüzünde ince bulutlar ve hilal ay vardı, belki de ramazandı? Promenad denilen gezinti güvertesinde rüzgâra karşı korumalı yerden gürül gürül Kuran kıraatı (Kuran okuması) geliyordu. 40 kişi yüzünü kıbleye dönmüş saf tutup sıra olmuş imamın arkasında yatsı veya teravi namazı kılıyordu. Dün gece horon halkası kuranlar bu gece namaza duranlar aynı adamlardı. Bir başkalık bu gece başlarında yün başlık yerine namaz takkesi vardı. Dün gece alaşağı ederek diz vurdukları yere bu gece alın koyup secde ediyorlardı. Bu iki resim Anadolu halkında oyunla ibadetin yan yana hayat bulduğu, biri için diğerinden vaz geçmeyen, her ikisinden de başka başka feyz ve ilham alan yaşam telâkkisinin canlı örneğiydi. Bir yolculuk akşamında Karadeniz’in ortasında gördükleri iki manzara çocuklara çocuk yaşta büyük bir görgü ve ders oldu.

Fotoğraf: Meclis- Mebusan Trabzon Mebusu Hazinedarzade Mahmut Mazhar Bey’in kızı: Şerefnur KADEMOĞLU


Bıldırcın yağmuru…

Çocuklar denizde geçen ilk günün sabahı tanışıp arkadaş oldukları yunusları yine görürüz diye sabah erken güverteye çıktılar. Oysa deniz gri, gök bulutluydu, ne denizde ne gökte maviden eser yoktu. Belli ki yunusların da güzellik algıları, denizin sevdikleri ve sevmedikleri halleri vardı, Yunuslara esin verecek, yarışa sürecek aydınlık renkli ışıklı doğayı onlar da gözlüyordu. Yunus balıklarını bir daha görmek umudu kayboldu. Ertesi sabah deniz yatışmış sallantı azalmıştı. Çocuklar yukarı çıktıkları zaman baş ambar güvertesinde alışılmadık bir hareketlilik vardı. Kadın erkek güverte yolcularının çoğu ayaktaydı. Gece vapura bıldırcın yağmıştı. Eylülde soğuyan Ukrayna ovalarından kalkıp güneye ılık iklime göç eden bıldırcın sürüleri deniz üstünde uzun süre uçmaktan yorgun kuşlar deniz aşırı son demlerini uçarken gece vapur ışıklarını görerek sevinmiş, ışıkları denizin sonu karanın başlangıcı sanan yorgun sürü alçalarak inmiş güverteye konmuştu. Güverte yolcuları sabaha yakın cıvıltılar duyarak uyandılar. Eline bir sepet bir torba uyduran gece gökten yağan nimeti toplamış zaten aşina oldukları bldırcın avı Karadenizlilerin yüzünü güldürmüştü.  Güverte yolcuları o gün yolculuğun başından beri en mutlu sabahı yaşadılar, gökten yağan bereketi yaklaşan İstanbul’un uğuruna saydılar.

Kalaş denizi: İnebolu: kömür kokulu liman: Boğaziçi: Tophane rıhtımı…

Kalaş denizzi-İnebolu

Vapur İnebolu’ya yaklaşıyordu, Hava bulutlu deniz dalgalıydı. Fırtına kokulu hırçın hava ve kalaş denizi milli mücadelenin kahraman kayıkçılarını ve gazi İnebolu şehrini en iyi betimleyen manzaraydı.

Rüzgâr esmediği halde dalgası olan denize kalaş denizi denirdi. Açıkta esen kıyıya gelmeyen rüzgârın kendisi gelmese de denizleri kıyıya gelirdi. Açık denizde esen fırtına geçtikten sonra ağır ağır sönümlenerek sahile gelen yüzeyde görünmeyen sessiz ve saklı dalgalara fırtınadan kalan anlamına kalaş denizi denirdi.

Açıktan gelen vapur hız kesmeden sahile yaklaştı gölgesi denize düşen lâcivert dağların dibinde İnebolu birden belirdi. Daha kara çok uzaktayken kalaş denizinin içten içe kabarıp kinlenen, alt deryada derinde oluşup yuvarlanan sinsi dalgalarına baş vura vura yaklaşan kenarları peykeli, çepeçevre bordası usturmaçalı (kalın halat örgülü) İnebolu yolcu motoru aceleyle geldi kara demir bordaya değecek kadar yaklaştı, tam yan verip rampa edecek sıra vapurun yarıp açtığı sulara kapılıp uzağa atıldı ve atıldığı yerden yeniden hız alarak bir daha olmadı bir daha geldi. İnebolulu kayıkçı, muannit inatçı, olmazsa son çare ecdadı gibi levendâne rampa edecekti. 

Fotoğraf: Argun KADEMOĞLU

Dalgayı baştan alan, denize dalıp çıkan motorun başüstünde bir yere tutunmadan elinde kancayla ayakta duran İnebolulu kayıkçı Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun Türk Korsanları romanındaki leventleri andırıyordu. İnebolulular yükselen alçalan denizin keyfine göre vapurun bordasına kah uzaklaşan kah yaklaşan motordan lumbarağzına savaşa koşar gibi saldırdılar. Son kertede motorla vapur arasında kalan boşluğu atlayıp uçarak kara demir bordadan içeri daldılar. Aşikar milli mücadele yıllarının cesur yüreği dededen toruna miras kalmıştı.

Bu çıkarmadan az sonra ellerinde hediyelik hatıralık İnebolu işi el örgüsü sepetlerle, keskin yeri pırıl pırıl ışıltılı dövme bıçaklarla kimi de dalından yeni toplanmış taze meyva getiren seyyar satıcılar güvertede boy gösterdi. Daha vapur durmadan iskele inmeden vapurun lumbar ağzına yapılan çıkarmanın nedenini yolcular ancak o zaman anladı. Olay İnebolulu satıcıların bir an önce yolculara erişme yarışıydı. Haftada iki kere denizden gelen ticaretten payını almak için, çoluk çocuğun rızkı için yapılan bu yarış bir gerilim filmi kadar heyecanlıydı.

İnebolu’da dağların gölgesi denizin rengini koyultuyordu, Peykeleri yolcu dolu İnebolu motorları yükselip alçalan kalaş denizine aldırmadan dikine pervâsız yaklaşıyor, iskeleye uzatılan kancalarla çekilip yanaşan motorlardan elinde tahta bavulla torbayla sepetle ve sırtına sarılı bebekle iskele sahanlığına atlayan kadınların cesareti amazonları anımsatıyordu.

O yıllarda en donanımlı vapurlarda bile buhar gücü ve elektrik kullanımı sınırlıydı. Demir zinciri ve ambar vinçlerinden başka kuvvet gerektiren zorlu gemi işleri pazu gücüyle görülüyordu. Bunlardan biri de iskele vardiyasıydı. Vapur limandan ayrılırken yan güvertede arka arkaya dizilen dört tayfa makara ve halatlarla askıya alınmış olan iskeleyi pazularını, boyun ve omuz kaslarını kızartıp şişirecek kadar aşırı güç ve kuvvet kullanarak halatlara sımsıkı sarılıp -Hisa beraber haydi beraber hisa beraber haydi beraber ... naralarıyla arka arkaya sıralı durup hep birlikte öne doğru eğilip sonra doğrulup sonra yine dört adam birlikte geriye doğru bükülerek en arkadakinin sırtı nerdeyse yere değecek kadar yıkılıp ve yıkıldığı yerden doğrulup kalkarak kol ve beden kuvvetiyle iskeleyi çekiyorlardı. Her öne eğilip arkaya yıkılışta kol bacak ve omuz kasları kanlanıp şişiyor sanki adamların boyu kısalıyor, yerden kalkıp doğrulurken boyları yeniden uzuyordu. Dört bedende tüm kasların birlikte dolarak birlikte boşaldığı bu canlı resim çocuğun aklına çizildi, ömür boyu kol gücünün kıymetini bildi.

Boş çıkan umut…

Çocuklar denizde ilk sabah gördükleri yarışan yunusları bir daha görmeyi umuyordu. Oysa bugün deniz dalgalı gök bulutluydu ne denizde ne gökte maviden eser yoktu. Elbet yunusların da estetik duyguları denizin sevdikleri ve sevmedikleri halleri vardı yunuslara esin verecek onları aşka getirecek yarışa sürecek aydınlık renkli doğayı onlar da gözlüyordu. Çocukların o sabah yunus balıklarını bir daha görmek ümidi boş çıktı.

Çırpınırdı Karadeniz…

Vapurun arkasında kıç kasarada ikinci mevkide kamaralar ve salonlar birinci mevki kadar özenli değildi ama iki mevki arasında en büyük fark ikincide pervane seğirdiminin (pervane dönüşünden hasıl olan sarsıntı) aşırı derecede duyulmasıydı ayrıca baş kıç yapan denizde yolcular da vapurla birlikte baş kıç yapıyordu. Arka güvertede kol kalınlığında örgülü ucu halkalı kendir çımalar, saklambaç oynarken saklanacak kadar derin, çocuk boyunu aşkın kangal kangal halatlar, yarım daire şekilli arka küpeşteye dayanıp seyredilen vapurun arkasında yaklaşık bir mil denizi burgaçlayan köpüklü yeşil pervane suları ve denize salınan parakete (sürat ölçer) vapurda edinilen son bilgilerdi.

Geminin pupasında rüzgârda çırpınan albayrağın çekili olduğu gönderi tutmak çocuk ruhunda kutsal bir şeye dokunma duygusu estirdi. Bu duygular - Çırpınırdı Karadeniz bakıp Türkün bayrağına türküsüyle özdeşti.

Öğleden sonra İstanbul’dan gelen Karadeniz postası göründü. Yolcular gelen vapuru görmek için güverteye çıktılar. Denizi baştan aldığı için baş gıç yapan vapurun başı yükselince kırmızı su kesimi görünüyor, alçalıp suya dalan pruvasında (başında) beyaz köpükler uçuşuyordu. Güvertede meraklı yolcular vardı. Karada karşılaşsa belki de selam vermeyecek insanlar denizde birbirine ilgi duyuyor gurbette hemşeri görmüş gibi oluyordu. Biri Karadeniz’e giden biri Karadeniz’den gelen iki vapurun yolcularında coğrafya birliği kader birliğine dönüşüyordu. Karşılıklı eller sallandı, uzaktan duygular okunmuyordu ama belki gözler bile nemlenmişti. Kaptanlar düdük çalarak selamlaştılar. Denizde onbeş yirmi dakika içinde görüp geçtiğimiz gemi uzaklaşıp küçüldükçe yolcular sanki hep berabermiş de şimdi ayrılmış gibi hüzünlüydü.


Kömür kokulu liman…

Hava karayelden esiyordu deniz dalgalıydı. Medhali (girişi) epeyce dar olan Zonguldak limanına girmek kolay değildi.  Meraklı yolcular limana girişi seyretmek denizde yaşanacak mini maceradan pay almak için güvertede toplandılar. Vapur hız kesti, esinti sindi bordada akışan köpükler azaldı ama sallantı daha belirgin oldu. Süvari boynunda asılı dürbünle köprü üstünden denizi kolluyor serdümene komutlar veriyordu.  Bir süre bekleyişten sonra gözüne kestirip seçtiği iki uygun dalga arasında karayel denizine borda göstermeden yan vermeden dönüş yaparak limana girmeyi başaran kaptan - Bravo Maşallah sesleriyle alkışlandı. Mendireğin içinde deniz dingindi sallantı yoktu yolcuların yüzü güldü neşesi yerine geldi.

Karadeniz’de rıhtımı olan tek liman Zonguldak’tı ama rıhtım daha bitmemişti. Vapur bir römorkör yardımıyla önce pupadan (gıçından) rıhtıma bağlandı sonra bordası ağır ağır doklara yanaştı. Ordu’dan bu yana denizde geçen dört günden sonra karaya bu kadar yakın olmak, toprak, ot ve ağaç kokusu almak! Çocuk herşeyi ne çabuk unutuyor ve ne çabuk hatırlıyordu! Sahile yolcu getiren siyah otomobil bir tanıdığa kavuşma sevinci estirdi. Zonguldak’tan hatırda kalan bir başka izlenim kömür ocaklarında çalan vardiya düdükleriydi. Vardiya düdüğü 24 saat çalışan, gecesi gündüze karışan, her saat uyanık insanları olan Zonguldağın sesiydi. Limanda ince uzun bacalı, kamara kısmı küçük, anbarları büyük, bordası paslı, sıra sıra kara kömür şilepleri demirliydi. Bir çoğu sökümü yakın yaşlı gemilerin solgun sarı ışıkları, kömür tozundan kararmış, beyazı sararmış renkleri son sefere çıkacakmış gibi hüzün veriyordu.

Boğaziçi: Tophane rıhtımı…

Karadenizin sert havasından eser kalmamıştı, yanaklarını okşayan rüzgâr ılıktı.  Boğaziçi’ni baştan sona görmek, İstanbul’un güzelliğinden hiçbir şeyi kaçırmak istemiyorlardı. Vapur boğazın girişindeki eski Kalelerin hizasını geçmişti. Açık denizde hissedilen sallantı bitmiş pürüzsüz düz lâcivert sularda Karadeniz’in hırçınlığından eser kalmamıştı. Rumeli kavağı, Sarıyer, Büyükdere, İstinye, Yenikoy, Tarabya, Baltalimanı, Emirgan, Anadolu yakasında Beykoz, Çubuklu, Vaniköy, Kandilli, Kanlıca, Hisarlar ve sonra Bebek, Arnavutköy, Çengelköy, Beylerbeyi, Kuzguncuk, Üsküdar, Ortaköy Beşiktaş. Boğaziçinin çınlayışlı semt isimleri birer hayal olmaktan çıkıyor beyaz, kırmızı, koyu yeşil sarı boyalı kimi tahtaları kararmış yalılara, küçük rıhtımlara, kemerli kayıkhanelere, çınar ve ıhlamur ağaçlarının gölgelediği iskele meydanlarına, erguvanlı, tramvaylı yollara, selvili mezarlıklara, çamlık korulara, kurşun kubbeli camilere, mermer çeşmelere dönüşüyor hayaller gerçek oluyordu. Bordası beyaz ve siyah, yolcu mahalli sıra sıra pencereli şehir hatları vapurları önce beyaz buhar fışkıran sonra sesi gelen kısa kesik düdükler çekerek Karadeniz seferinden dönen vapuru selamlıyor, talazlıklara kadar suya gömülü tam yüklü çektirmeler, ağır gövdeleriyle mavnalar dümen kırıp vapura yol veriyordu.

Çocuklar romanlara konu muhteşem Boğaziçi’nden hiçbir görüntüyü kaçırmamak için vapurun bir yanından bir yanına sancaktan iskeleye iskeleden sancağa koşuşturup duruyor Anadolu ve Rumeli hisarları, Küçüksu kasrı, Boğaziçi yalıları, mermer çeşmeli çınar ağaçlı iskele meydanları, boğaziçi koruları, Emirgan bahçeleri hangi taraftaysa o tarafa koşmaya muhteşem manzarayı canlanan tarihi görmeye çalışıyorken birden saf beyaz mermerden Beylerbeyi sarayı bütün ihtişamıyla beliriverdi. Sarayın önündeki rıhtımda omuza dayalı tüfekle karşılıklı bir baştan bir başa gidip gelerek rıhtımı kolaçan eden iki bahriye askerinin nöbet tuttuğu saray yeşilliklerin içine bırakılmış kocaman bir biblo görünümündeydi. İstinye koyunda beyaz bir kuğu endamıyla Atatürkün yatı Savarona göz alıyordu. Zaman hızla akıp geçti vapur Tophane’de rhtıma yanaştı. Rıhtımda vapuru karşılamaya gelen büyük bir kalabalık vardı. Bu kalabalıkta vapurda yolcusu olan, yakınlarını karşılamaya gelenlerden, vapur seyrine gelenler daha çoktu. Seyirciler dev vinçlere, yük bekleyen at arabalarına duvar diplerine yaslanmış, kimi kalabalığa karışıp rıhtımın kenarına güvertedeki yolcuları tanıyacak kadar yakına gelmişti. O yıllarda İstanbul’da pazar gezmeleri çok revaçtaydı.

Plajlara parklara çay bahçelerine, eski İstanbul’dan kalan mesire yerlerine, Beykoz çayırında kağıt helva, Mecidiyeköy’e dut yemeye, Emirgân’da çay içmeye, Taksim’de gece ışıklı suları seyretmeye, ya da yazlık sinemaya gider gibi vapur seyrine gidilirdi. Bunlar eski mesire âdetinin yerini az çok dolduran oyalancalardı. Rıhtıma gelenlerin çoğu Yeni Mahalle’de, Sarıyer’de, Kavak’ta, Kumkapı’da, Samatya’da yerleşmiş Karadenizlilerdi. Karadeniz seferinden dönen vapurda mutlaka bir tanıdık bir hemşeri olur memleketten taze haberler verirdi. Kimi de vapurda görevli bir kamarota, lostromoya (baş tayfa) vapur kâtibine bırakılan bir emaneti almaya gelirdi. Bu emanetler en çok fındık, tenekeye basılmış tuzlu hamsi, fırınlanmış mısır unu, koyun kavurması, tuzlu tereyağı, çömlekte fasulye turşusu, tulum peyniri, karın kaymağı, nardenk ve dut pekmezi gibi Kardenizlilerin çok sevdiği asla vaz geçmediği dayanıklı yiyecek türleriydi. Vapur çalışanları küçük bir ücret karşılığında bu kargo hizmetini yapardı.

Tophane’de yolcu salonu önünde İnebolu’dakine benzer ama daha büyük çapta bir sivil çıkarma harekâtı(!) yaşandı. Gemi rıhtıma yanaşır yanaşmaz güverteden sarkan ya da sarkıtılan halatlara tutunarak tırmanan hamallar korsan filimlerindeki gibi küpeşteden içeri atlayarak vapura girdiler, bu atılgan gözüpek adamların tüm sermayesi elinde taşıdığı kendir urgandan ibaretti. kamaraların kapısına gelen taşıyıcılarla dışarı çıkacak eşyalar (bavullar, hurçlar, sandıklar) için parça başı pazarlık edildi, Aynı İnebolu’da yaşananın bir benzeri olan bu çıkarma gene ekmek parası için yapılan bir işti. Dört gündür evimiz olan vapurdan ayrılmak kamarotlarla, tanıştığımız yolcularla vedalaşmak hüzünlüydü, karşılıklı adresler alındı, mektup yazmaya söz verildi ama İstanbul’a gelişin heyecanı bu anlık hüznü bastırdı. Hem bu gelişin başka bir vapurla dönüşü de vardı.

Rıhtımda bizi usta aşçı Akgül ablanın oğlu Abdullah ağabey (Abdullah Cebecİ) karşıladı. Tophane’de bir taksi tutarak Sirkeci Hocapaşa’da zamanın güzel otellerinden biri olan Özipek Palas’a gittik. Her yaz gelip kaldığımız Özipek Palas’ın sahibi Selanikli iş adamı Osman bey ve otel kâtibi Rum vatandaş Petro bizi hoşça karşıladılar, bir ay kalacağımız odaya yerleştik…    

SON

Tahsin & Şerefnur (merhum) ve çocukları: Tomris (merhum), Osman, Mahmut (merhum) & Argun (merhum)

KADEMOĞLU AİLESİNE SAYGIYLA….


Not: Bu yazı içeriğinin bir kısmı yada tamamı ve görselleri alıntı yapılamaz, başkaca maksatla kullanılamaz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  • Facebook
  • X
  • YouTube
  • Instagram

Copyright 2012 - 2023 | ORT TV tarafından yapılmıştır. | Tüm Hakları Saklıdır | Designed By Farfarco

bottom of page