PERİLİ CİNLİ KONAK
- Osman Kademoğlu

- 3 gün önce
- 4 dakikada okunur

Bolaman’daki tarihi konağın inşa edildiği 1820’lere kadar geriye giden efsaneleşmiş bir öyküsü vardır. 1950’lerde Kale halkı o zamanlar selamlık denilen konağa hem beğenerek hayranlıkla hem de çocuksu nahif bir korkuyla bakardı.
Birkaç kuşak insanı saran, nesilden nesile aktarılan söylencelere dayalı ve etkinliğini (müessiriyetini) kuvvetini hiç kaybetmeyen bu korku nedendi ve kaynağı neydi?...
Ceneviz yapısı kale burcu üzerine kurulu selamlığın çatısı altında bir küçük kilisenin ve kale içinde hıristiyan mezarlarının varlığına işaret eden latince yazılı tabletlerin bulunması nedeniyle yapının öbür dünyayla ilişkili esrarlı bir ambiansı (havası) olduğuna inanılırdı. Ruhlar âlemini ve ikinci hayatı çağrıştıran ambiansın yarattığı korku psikolojisiyle görülen ya da görüldüğü sanılan hayaletlerin, ecinni (cin) ve perilerin selâmlıkta meskün olduğu (ikâmet ettiği) dolaştığı, kalenin sahipli olduğu ve sahiplerini rahatsız etmemek gerektiği sanısına yol açmıştı.
Olaylara rasyonel (akılcı) ve bilimsel yaklaşımın, arkeolojik verilere dayalı sorgulama usullerinin Türkiye’de henüz çocukluk çağını yaşadığı o yıllarda daha elektrikle bile tanışmamış insanların gecelerin karanlık dünyasını hayali ve düşsel varlıklarla doldurması ya da maddesi olmayan ruhsal algılara, sanılara dayalı izahları, ahşap yapının devâsâ ağaç çatkılarında, tavan tahtalarında, merteklerinde genleşmeden hâsıl olan çıtırtıların, çatı arasında yuva yapmış kuşların, bir kedinin ya da çatıda dolanıp uğuldayan rüzgârın çıkardığı seslerin korkuyla beslenen hayalet öykülerini örgüleyip, Ceneviz kalesinin, kilisenin ve selâmlığın gizemli mimari görkemiyle bağdaştırılmış olması akla uygun geliyor. Başlangıcı nasıl olursa olsun konağın iki yüz yıllık tarihinde bu hikâyeler anılmaya ve anlatılmaya değer öyküsel bir birikim oluşturmuştur. Bu nedenle duyduğum, hatırladığım birkaç olayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kale’de halk arasında geceleri konakta aksakallı, ak giyimli, ayakları yere basmayan havada uçar gibi süzülüp gezinen hayaller bazan da gece karanlığında selamlığın pencerelerinde fosfor yeşili ışıklar görüldüğü söylenir akşam alacasında ve gece karanlığında selâmlığın arkasına dolanan kilise boğazını geçmekten hele de tek başına selâmlığa gitmekten korkulurdu. Avucuna altın lira saysan nice babayiğit delikanlı bunu göze alamazdı(!). Görülen hayaletlerin vaktiyle burada yaşamış Cenevizli keşişlere ya da Müslüman ululara ait olduğuna inanılırdı. Halk arasında dolaşan bu korkulu söylenceler konağa bir çeşit dokunulmazlık sağlamıştı, kapıyı açık bıraksan kimse tek başına içeri girmeye hele de üst kata çıkmaya asla cesaret edemezdi.
Selâmlıkta yıllar yılı herhangi bir kötü olay yaşandığına tanık olan, duyan bilen yoktu. Yıllarca bu evde yaşayan bizler (babam annem kardeşlerim) hele de konakta en korkulu yer sayılan çatı arasına açılan karanlık mekânın bulunduğu kiler odasına geceleri girip çıkmış, çamaşır asmış, oynamış, yatmış uyumuş ama hiçbirimiz ecinni cin peri türünden ruhsal varlıklar veya hortlak denen ürkünç hayaller görmemiştik.

Burada sözü kardeşim Mahmud’a bırakalım:
“Yılını tam olarak hatırlayamıyorum ama 1960'lı yılların başlarında yaz tatilinde, herkesten önce Kale'ye tek başıma gitmiştim. O zaman elektrik henüz gelmemişti. Konakta bir hafta kadar yalnız başıma kaldım. Geceleri kiler dediğimiz ocaklı odada yattım. (Ki orada pencere genelde hep açık olur ve annem yıkanmış çamaşırları, odayı bir baştan öbürüne uzanan iplere asarak orada kuruturdu; Kale'nin rutubetli havasında kurudukları zaman onları toplayıp katlar ve orada hep hazır tuttuğu 'sandık sepet'e yerleştirirdi. Rahmetli Rasim Efendi de Kale'de kalacaksa yatağı kilerde hazırlanırdı) Ben de o yıl ecinni masallarının gerçeğini ve tabii kendi cesaretimi test etmek heyecanıyla yer yatağımı özellikle ecinnili sayılan o kilerde hazırlamıştım. Böylece konakta benden başka kimse olmayan o bir haftayı kilerde geceleyerek geçirdim. Elimde fener odaya girer, biraz ürpererek yatağa uzanır, yorganı üstüme çektikten sonra ayet'el-kürsi okurdum. Sonra da Kale'nin sessizliğinde çok güzel bir uyku almış ve iyice dinlenmiş olarak sabaha kavuşur kalkardım. Bu süre içinde hiç ecinni görmedim; anlam veremediğim veya korkutucu olan hiçbir şeyle de karşılaşmadım.”
Böyle korkulu bir olaya tanık olan, bizzat yaşayan rahmetli Dursun Dayı’nın Ahmet Çavuş (Ahmet Şimşek) fırtınalı bir gece karanlıkta konağın arkasına dolanan boğazdan geçerken konağın çatısından bir yaratığın sırtına atladığını, yaratığı sırtından atmak isteyince keçi bacağına benzeyen bacaklarını Ahmet Çavuş’un boynuna sarıp boğazını sıktığını, beeeee diye keçi sesi çıkararak bağırdığını anlatır kendisinin bir dua okuyarak bu belâdan kurtulduğunu anlatırken o gece duyduğu ürküntüyü yeniden yaşıyormuş gibi heyecanlanır yüzünün rengi solar sırtına atlayan keçi bacaklı yaratığın belki de bir ecinni olabileceğini söylerdi.
Diğer bir tanık Gönül Haznedar Özbek; bir akşam vakti kilisenin kapısında ince yapılı uzun boylu, etekleri yere kadar inen beyaz elbiseli, ayakları yere deymeden adetâ havada durur gibi, sarı solgun benizli bir genç kız hayali gördüğünü ve kendisinin korkarak oradan uzaklaştığını söylerdi. Gönül’ün bu olayı hatırlayacağını sanıyorum.
Daha eskilere gidecek olursak dedem Haznedarzâde Mahmut Mazhar beyin aşçısı annemin Akgül abla, bizim nene dediğimiz rahmetli Akgül Cebeci (yaşasaydı 120 yaşında olacaktı) selâmlıkta yattığı bir gece sabaha karşı yatağının ayakucunda zuhur eden (görünen) bele kadar uzun bembeyaz sakallı bir ihtiyarın Akgül abla’nın ayaklarına basarak ağırlık verdiğini, Akgül abla kalkmak istediği halde üstüne çöken bu ağırlıktan dolayı yatakta doğrulamadığını, dua okuyunca hayalin yavaşça çekilip kaybolduğunu anlatmıştı.
Biz çocukların çok sevdiğimiz ve “Sütbaba” diye çağırdığımız Rasim Doğan (Medreseönü’den Gebeşoğullarının dedesi) Rahmetli Rasim Efendi (dedem Mahmut Mazhar beyin kahyası) selâmlıkta sofada merdivenin üstünde yatarken sabah kendisini bir kat asağıda taşlıkta bulduğunu anlatmıştı. Kimin kendisini yatağıyla birlikte ve yatak hiç bozulmadan aşağı kata indirmiş olduğunu yıllar sonra hala bilemediğini olayı çözemediğini söylerdi.

Babam Tahsin Kademoğlu öyle cin peri hayalet hikayelerine pek itibar etmezdi, olağandışı durumlarda korkmayan, sükûnetini sabrını koruyan bir insandı. Ateşli bir hastalıktan yatmaktayken bir sabah vakti hem de ortalık epeyce aydınlanmışken yatağın ayak ucunda ak sakallı bir ihtiyar gördüğünü ayet el kürsü okuyunca görüntünün önce sislenip solduğunu sonra yavaşça çekilip kaybolduğunu anlatmıştı.
1961 yazında Kale’ye gelerek konakta 20 gün misafirimiz olan aile dostumuz Y. Mimar Prof. Orhan Arda (Atatürk’ün makamı Anıt Kabir’in 2 mimarından biri) deniz tarafındaki büyük odada yatarken tavan tahtalarındaki bir budak deliğinden gece yarısı bir çift gözün kendisine baktığını söylemiş acaba ne olabilir diye merak etmişti.
İnanalım veya inanmayalım bu gibi öykü ve söylencelerin tarihi yapının kültürel varlığını eski tabirle esâtir-ül evvelîn (eskilerden masallar) denilen sözlü edebiyat türüyle zenginleştirdiği not edilmesi gereken bir değerdir.












Yorumlar