top of page

OYUNCAK TAKA

1951 yılı yaz sonu eylülde ilkokula başlayacak olan çocuk çok heyecanlıydı. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı yakalandığı hastalık nedeniyle okula gidemedi. Fatsa hükümet tabibi Dr. Selahattin (Orhon) bey Bolaman’a konağa gelerek hasta çocuğu muayene etti. Tanı paratifo; yüksek ateş, baş ağrısı, karın ağrısı halsizlik gibi belirtileri olan tifoya benzer ancak daha hafif geçen bir enfeksiyon hastalığıydı.

Çocuk her gün acı kinin dolu kaşeleri yutuyor, iki çorba kaşığı balık yağı içiyor, penisilin iğneleri vuruluyordu. Meletoğlu Osman dayı iğne yapmak için günde iki kere konağa geliyordu. Çok zayıflamıştı çok halsizdi oyun oynayacak gücü bile yoktu, oyuncaklarına uzaktan bakıyordu.

O yıl iyileşene kadar tam 6 ay evden dışarı çıkamadı. Annesi her sabah sabun köpüklü peşkirle yüzünü siliyor üstünü başını giydiriyor sırtına alarak yatak odasından oturma odasına taşıyor, akşamları yemekten sonra uyku vakti gelince yine sırtında yatak odasına geri getiriyordu.

Konağın cami tarafındaki odasında poyraza bakan pencereden kumda çekili takalar görünüyordu. O sırada Kale’de sadece Halis (Ekiz) dayının ve Çıtıl Aptullah (Sezen)'in takaları vardı, Maraşal (Kaymakamın takası) henüz Kale’ye gelmemişti.

Çocuk takaların ve kayıkların denize çıkışını, yelken açışını, denizden dönüşünü, kuma çekilişini seyrediyordu. Bordaları renk renk çizgili, direkleri serenleri armaları (direk ipleri) gerili takalar geceler rüyasına giriyordu.

O yıllar Kale’de büyüyen bir çocuğun düş dünyasında koca mavi denizin ve kayıkların olması çok olağandı.

Çocuğun oyuncakları arasında lokomotifi vagonları kırmızı yeşil mavi sarı boyalı tahtadan tren, altıpatlar kovboy tabancası, dededen kalma fildişi saplı kafkas bıçağı, kurmalı zemberekli cip, kurşun askerler, namlusuna yerleştirilmiş çakmak taşından ateş eder gibi kıvılcımlar çıkaran tank, meşin futbol topu, krapon kâğıdından sarı kırmızı GS forması, uçurtma, tutamağı ahşap atlama ipi, boyalı tahtadan halka geçirme oyunu, yelesi ve kuyruğu gerçek at kılından demir tekerlekli at, mikadan bir kuğu, lastik ördekler, otomobil kalemtraş, büyükannesi Ayşe hanımdan kalan küçücük bakır kuşhane, tencere ve tava, bisiklet cantından çember, fındık dalından ok ve yay, kuş lastiği (sapan), armut ağacından topaç, fındık dalından örme hey (sırt sepeti), gıdık (el kadar küçük sepet) ve ağaçtan oyma bir kayık vardı ama bir oyuncak taka yoktu.

Yatsı namazından çıkanlar evlerine gitmiş caminin ışıkları sönmüştü, Kale karanlıktı, çocuğun yatma vakti gelmişti gözlerinden uyku akıyordu başını annesinin sırtına dayadı. Şerefnur hanım sırtında çocukla ocaklı odadan sofaya açılan koridora çıktı bir kaç adım attı orada durdu başıyla sağ yanını işaret ederek “bak Osman burada ne var” dedi.

Orada duvarın dibinde biri diğerinden 10 santim daha büyük yan yana iki oyuncak taka duruyordu. Su kesimi kırmızı, bordası beyaz, talazlıkları (dalgalıkları) ve kamarasının üstü koyu yeşil boyalı, direği dikili, sereni çekili, arma ipleri gerili, dümeni takılı, iki taka yanyana birlikte yüzen iki kuğu gibi duruyordu. Çocuk annesinin sırtından aşağı doğru elini uzattı uç kısmı beyaz boyalı direğin tepesine dokundu, İçinde bir sevinç ürpertisi dolaştı, uykusu açılmış kalp atışı hızlanmıştı. “Anne bu benim mi” diye sordu.

Ana gövdeleri ağaçtan oyma takaların biri benim biri kardeşim Mahmut’undu. Babamın ısmarladığı oyuncak takaları biz çocukların sütbaba diye çağırdığımız dede yadigârı aile büyüğümüz Medreseönü’lü Rasim Efendi (rahmetli Gebeşoğlu Rasim Doğan) Vona’da bir ustaya yaptırmıştı.

Çocuğu o gece uyku tutmadı, sabah erkenden kalktı yatağından indi, herkes uykudaydı. Konağın her biri bir karış büyüklükte kesme çivilerle çakılı ikiyüz yıllık döşeme tahtaları oynayıp ses etmesin diye ayakları çıplak çekinerek sakınarak yürüdü akşam gördüğü şey gerçekten var mıydı yoksa yarı uykulu çocuğun gördüğü bir rüya mıydı? Bakmaya gitti. İki oyuncak taka yan yana orada akşam gördüğü yerde duruyordu ve pencereden giren sabah aydınlığında çok daha güzel görünüyordu. Yaklaştı, oyuncak takaların yanında diz çöktü başını eğdi takanın sereni, arma ipleri yüzüne değiyordu sanki takanın içindeymiş de içinden ağrı bakıyormuş gibi olabildiğince yakından görmek istiyordu genzine taze boya kokusu doldu. Takanın arka aynasına, dümen ve yekeye, kamaraya, anbardan direğe, serene, arma iplerine, makaralara, talazlıklardan başındaki gagaya kadar bir bir dokunarak inceledi herşey kumsalda çekili gerçek büyük takaların aynısıydı, rengi de o kadar güzeldi ki kırmızı boyalı su kesiminden yukarı bordası beyaz, gedebuzları, yumruları siyah, küpeşte hizasında iki sıra ince sarı sakız boya, talazlıkları, kamaranın üstü ve başındaki gagası sunabaşı koyu yeşildi. Serenin iki ucu ve direğin tepesi beyazdı. Herşey o kadar gerçekti ki başüstünde halat babaları, seyyar ırgat, felekleri ve bir çift kürek bile vardı, bir tek demiri çıpası yoktu.

Hastalığı gittikçe iyileşen çocuğun tam sağlığına kavuşana kadar evden dışarı çıkmasına izin yoktu. O yıl kış ayları çok soğuk yağışlı, karlı, fırtınalı geçti. Konakta döşeme tahtalarının aralarından giren rüzgâr yerde serili halıları kilimleri kaldırıyor kilimlerin rüzgârla kabaran kıvrımları deniz dalgalarını andırıyordu.

Oyuncak takanın ilk sınaması konağın tahta aralarından giren rüzgârla kabaran kilim denizinde oldu. İlkbaharda tam sağlığına kavuşan çocuk nihayet ılık bir bahar günü akşamüstü sokağa çıktı Odayanı’da Bolaman’ın halk hekimi Meletoğlu Osman dayıya rasladı. Osman dayı onlarca iğne yaptığı küçük hastasını iyileşmiş, kilo almış, yanakları dolgunlaşmış görünce sevindi, durdu tel çerçeveli gözlüğünün üstünden şöyle bir baktı, kendine has hem nükteli hem iğneli konuşma tarzıyla “Çok şükür marazlıktan kurtulmuşsun” dedi.

Oyuncak taka Kale’nin bütün denizlerinde yüzdü. Galezyanı’da Yağyakacak’ta Devrentyanı’da kumda ırmakta. Yaz günleri poyraz yatıştıkdan sonra Deliklitaş’a, Yalıköy’e, Belice’ye, Medrese’ye kadar uzanan kayık gezilerinde çocuk oyuncak takayı başına bağladığı ipten tutarak denize salıyor, oyuncak taka kıçtan takma Penta makinenin burgaçlanan pervane sularına başvura vura kayığın arkasından geliyordu.

Boyası aşındıkça her ağustos ayında sevgili Kaymakam (Dursun Mehmet Yeşiltaş) amcasına götürüyor Maraşal (Kaymakam’ın takası) boyanırken oyuncak taka da Maraşalla birlikte boyanıyordu. Oyuncak takanın birkaç kere direk ipleri arması yenilendi, altına felekler konarak kumda karaya çekildi, ambarına çakıl taşları yükledi, kaynalara kadar suya batmış olarak yüzdürdü, içi kumlandığı zaman denize batırıp yıkadı. Yıllarca çocuğun en sevgili oyuncağı oldu.

1956 Eylülünde aile İstanbul’a taşındıktan sonra her yıl yaz tatilinde Kale’ye dönüşte çocuğun konakta bıraktığı yerde bulup kucakladığı ilk şey oyuncak takaydı. Çocuk her şeyden önce oyuncağını alıp denize koşuyordu.

Aradan yıllar geçti çocuk (1) büyüdü ama oyuncak takasını hiç unutmadı öyle ki takaları anlatan “Denizlerin Güzelleri” (2) adlı bir kitap yazdı.


(1) Çocuk: Osman KADEMOĞLU

(2) Denizlerin Güzelleri: Yazar: Osman Kademoğlu, Yayınlayan: Duran Ofset - Ünilever. “kendini ağaç tekne yapımına adamış ustaların, onları kullanan eski denizcilerin görüşlerini, hikâyelerini anlatmaktadır.”

  • Facebook
  • X
  • YouTube
  • Instagram

Copyright 2012 - 2023 | ORT TV tarafından yapılmıştır. | Tüm Hakları Saklıdır | Designed By Farfarco

bottom of page