top of page

Amele Başı – Bir Fındık Zamanı Öyküsü

Erken 50’li yıllarda yeni yol henüz bitmemişti Kale Fatsa ve Ordu yönünde yeni kazılan toprak yollarla kuşatılmıştı bir yanda yol makineleri çalışıyor bir yanda otobüsler kamyonlar yol bitene kadar Kale’nin içinden geçiyor araçların kaldırdığı tozdan çarşının anası ağlıyordu. Yaklaşan araçların Odayanı’na girmeden hız kesmesi için Garipöldüren çeşmesinin on adım ilerisinde bir kasis (tümsek eşik) yapıldı ve bu önlem işe yaradı.

Sıcak ağustos günü Devrent boğazını dönerek yaklaşan insanların görüntüsü sanki bu dünyalı değil de en yoksul bir gezegenden gelir gibi garip bir resimdi. Dikişleri sökük düğmeleri kopuk yırtık yerinden iç astarı görünen ceketlerle başında kalıbı yitmiş yamulmuş kasketlerle yenleri iki yanda salınan omuza atılmış ceketin altında arşını 12 paraya en ucuz bezden yakasız gömleğin içinde enseleri, sarı ayva tüylü yüzleri güneş yanığı tunç çehreli genç adamlar ne aşı olmaya sağlık ocağına gelen ne de asker ocağına giden tertipler değildi bunlar Fatsa’nın Tepecik köyünden Bolaman’a fındık toplamaya gelen amelelerdi.

Her adımda toz kaldırarak yaklaşan kalabalığın önünde yürüyen amelebaşı Süleyman dayı kahvenin önünde oturanlara başıyla selam verdi geldi Garipöldüren çeşmesinin çevre taşına oturdu omuzundaki heybeyi indirdi yere koydu. Çeşmeden gürül gürül akan serin suyla elini yüzünü yıkadı sakalını ıslatıp sıvazladı. Yanında bir aşçı ve 24 amele getirmişti. Tepecik köyünden 6 saat yayan yürüyerek gelenler konağın önünde dut ağacının gölgesine çöküp oturdular yirmi beş genç adamın yüreğinde umut çoktu ama cebinde bir çay parası bile yoktu. O yıl amele yevmiyesi 7 liraydı. Bir aya yakın süren fındık işinde kazanılacak 150-200 lira, yılda dokuz ay boş gezen adamlar için iyi bir kazançtı.

O zamanlar İstanbul daha açılmamıştı ülkede yaygın gurbetçilik de yoktu. Kuş uçan ama kervan geçmeyen uzak dağ köylerinde yaşayan bu vatandaşların birçoğu hayatında makineye (arabaya) bile binmemişti. Arada bir kasabaya inenler, şehir görmüş olanlar çağdaşlıkta görgüde bir kertik önde sayılır köy kahvesinde şehir hikâyeleri abartılarak anlatılırdı. Kasabada şehirde suskun ürkek çekingen hatta biraz da yabani, köyde ise en konuksever en mükrim (ikram etmeyi seven) olan bu insanlar yaban çiçekleri kuru ot koyun ve toprak kokardı. Tabiat anayla sarmaş dolaş yaşanan yılların birikimi özgün niteliklerini kaybetmemiş bilgi dağarcığı noksan ama yüreği bilgelik dolu asaletli soylu insanlardı.

Süleyman dayı elleri avuçları sekizinde kazma sapı ve onsekizinde tüfek tutmuş (Çanakkale’den Büyük Taarruza) yedi yıl savaştıktan sonra terhis olup kavgayı unutmuş dünyanın en barışçı adamlarından biriydi. Kır sakallı gün yanığı esmer yüzü çizgi çizgi, sürmeli gözleri derin kahverengi, bakışları merhametliydi. Başında el örgüsü beyaz bir namaz takkesiyle gezer, okuryazar, sıra töre bilir, sözü dinlenir bir adamdı. Babam Tahsin Bey Süleyman dayıya öz kardeşi gibi itimat ederdi. Fındık çalmaz, bir köşede kendine ayrı bir çuval doldurup saklamaz, tartıda hile yalan dolan bilmezdi.

Süleyman dayı da babama ebedî güven duyardı. Bu iki dürüst insanın arasında şaşmaz bir itimat terazisi kurulmuştu. Fındık zamanı babam haber gönderince Süleyman dayı başka hiçbir söze teklife bakmadan ameleyi toplar çıkar gelirdi. - Tahsin beyde kimsenin parası kalmaz, onun yanında kul hakkı yenmez der ayrıca babamın fındık amelesine içi ot dolu telis yatak, başını koyacak yastık, örtünecek mitil yorgan, yağmur geçirmez çadır, kendi pişirecekleri yemeklere ilave olarak hergün birer taze somun ekmek, çökelek, tahin helvası, toz şeker, çay ve üç günde bir paket cigara vereceğini bilirdi. Bu saydıklarım fındık amelesi için lüküs sayılan birçok bahçe sahiplerinin veremedikleri şeylerdi. Dahası Tahsin Bey hatırnaz bir insandı fındık amelesine çok iyi davranır kimseyi azarlamaz, bağırıp çağırmaz, uzun yemek ve namaz molalarını hoşgörüyle karşılar göz yumar, ameleyle arkadaş olur diz dize oturur hal hatır sorar sohbet eder, arada bir evde yapılan baklava börek gibi özel yemeklerden gönderirdi.

Harman yerinde ilk iş çadır kurmaktı. 26 adamın barınacağı çadır için yağmurda yağışta su basmayacak az eğimli yüksekçe bir yer seçilir. Çadır harmanın tümünü görecek ve her yerden görülecek bir yerdedir. Çadırın başındaki direğin çatalına asılan fener her gün akşam vakti yakılır ertesi sabah gün ışıyana kadar yanar kalırdı.

Sabah güneş doğduktan ve sabah ekmeği yendikten sonra işbaşı yapılırdı. Er sabah fındık ocaklarının altı koyu gölge olur, yaprakların altında saklanan çotanaklar zor seçilir. Sabah neminden otlar ıslak zemin yaştır. Güneş bir mızrak boyu yükselip ortalığı ışıtmadan, zemini çimeni kurutmadan işbaşı yapılmazdı, bunun takdiri amelebaşına bırakılmıştı. Bahçenin düz mü yokuş mu gölge mi gün mü olduğuna, bahçenin Koçboynuzu yoluna bitişik üst yakasından mı yoksa aşağıda dere kenarından başlayarak toplanacağına amelebaşı karar verirdi. Çotanakların hamlık ve kurumuşluk derecesi de dikkate alınırdı toplamaya daha çok gün alan yerden başlanırdı.

Aşçı sabah ekmeğini öğlen ve akşam yemeğini hazırlar harman yerini ırmak kenarındaki cılga yoldan ayıran peyin dibinde bir küçük alan taşla çevrilerek kurulan iki göz ocakta patates bulgur kara mercimek, soğanlı yahni, kuru ve taze fasulya, kara pancar pişer, tatlı olarak ya un helvası kavrulur ya da şekerli suya ekmek doğranırdı. Sabah ekmeğinde sıcak çorbayla zeytin ekmek yenirdi.

Öğlenaşı hazır olunca Süleyman dayı yelek cebinden çıkardığı alaturka ayarlı cep saatına bakar; "Demek yemek yiğicük" diyerek besmeleyle ayağa kalkar, yere ağmış fındık yüklü dalların arasından başını eğerek geçerken; "Fınduğa hürmet gerekir!" derdi. Başlanmış ocaklar yarım bırakılmaz toplanıp bitmeden yemeğe gidilmezdi.

Harman yerinde yemek pişen ateşten ince mavi duman tüter, yanık odun kokusu gelir bu kokuyla tüm bahçe nazara karşı tütsülenir. Amelebaşı dere kenarına iner dirseklere kadar kollarını yüzünü yıkar serinlenir. Çadırda kurulu sofranın çevresinde ameleler bir dizi yere gelecek şekilde saf tutar yanyana sıralı yere oturur tahta kaşıklar dağıtılır, somun ekmek koparılarak bölüşülür amelebaşı derin davûdi sesiyle sofra duası okuyup yüzünü sıvazlayıp haydi bismillah buyurun demeden yemeğe başlanmaz, yemeğini erken bitiren kalkıp gitmez sofrayı terk etmezdi sofraya birlikte oturulur, sofradan birlikte kalkılırdı. Yemekten sonra isteyen tütün sarar içer, dere kenarında abdes alanlar namaz kılanlar olurdu. Tuvalet ihtiyacını gidermek üzere dere kenarına inilir, tuvalete gidenler için " Gezelemeye gitti " denilirdi. Bir saat kadar süren öğlen molası sona erince herkes kendi tenekesini veya sepet örgüsü heyini beline bağlar kaldığı yerden yeniden işe başlardı.

Süleyman dayı elinde bir deynek ocakların arasında gezinerek yapılan işi denetler dalda fındık kalıp kalmadığına dalları yolmadan kırmadan incitmeden itinalı toplanıp toplanmadığına bakar ameleyi uyarır, bir Ordu türküsünde söylendiği gibi; "Dalda fındık kalmasın başakçılar almasın!" diye özen gösterirdi.

Yemekten sonra ortadan kaybolanlar fındık ocaklarının arasında gözden uzak gölgelik bir köşede kaçamak yatıp uyuyanlar da olurdu. Aşçının bir görevi de susayanlara su yetiştirmekti günde iki üç kere boşalan su testisi Mahmutevyanı’dan az ilerde derenin sağ yanında Deredüzü denen bahçedeki puardan dolardı.

Harman yerinde akşam çabuk olur derin kayalık vadide güneş yücelerden yamaçlardan çok önce kaybolur. Gittikçe koyulaşan gölgede ışık azalır renkler solar, ağaçların yeşili laciverte, otların sarısı kahverengiye, kayalar siyaha, camgöbeği çivit maviye dönüşür, akarsuyun taşlardan atladığı kovuklarda, kayalardan düştüğü gözelerde oluşan köpüklerin ışıltısı hava karardıkça daha çok görünür, günüz kuş ve insan seslerinin yankılandığı vadide yalnız akarsuyun çağaltısı duyulurdu.

Resim: Kardeşim Mahmud Kademoğlu harman yerinde çadırın önünde


Amelebaşı Süleyman dayı çadırın ön direğinde asılı feneri yakan Tepecikli Recep’e seslendi yanına çağırdı. Recep yaşını soranlara 16 derdi ama belki de nüfusa geç yazılmıştı. Genç irisi sivri haylaz bir oğlandı. Doğru düzgün yürümeyi bilmez deli tay gibi hoplayıp zıplayarak tozutarak gider cılga yolda düz yerden çok nerde taş varsa orayı izler önüne çıkan taşlara topraklara mutlaka ayak vurup tekme atardı. Ama seğirtmeyi (koşmayı) iyi bilirdi hani topuğuna sapan taşı yetişmez derler ya işte öyle ayağına çabuk bir delikanlıydı. Onun bu yetisini bilen amelebaşı Süleyman dayı o akşamki acele görev için Recep’i seçti. Oğlan hava kararmadan Kale’ye varacak Tahsin beye haber uçurup fırıncı dede (dilsiz Sami’nin babası) fırını kapatmadan o gün nedense geciken somunları alıp kuşun kanadıyla harman yerine akşam yemeğine yetiştirecekti. Çocuk bütün günü bahçede geçirmişti şimdi amele Recep’le birlikte Kale’ye dönecekti.

Talimatı alan Tepecikli Recep’le Bolamanlı çocuk hiç beklemeden koşar adım yola koyuldular dere içinde gözden kayboldular. Hoplayıp zıplayarak taştan taşa atlayarak şap şup sulara basıp dize kadar ıslanarak uçar gibi giderken Tepecikli Recep birden durdu, yerden aldığı taşları yan cebine doldurdu. Hız alıp koşarak ırmak kenarındaki duvar gibi düz sarp kayaya tırmandı. Recep vadinin sağ yanında üç dört metre yukarda elma yüklü dalları dereye ağmış elma ağaçlarını görmüş elmaları gözüne kestirmişti. Ağaçların altına ulaşan Recep cebindeki taşları nişan alarak elmalara atıyor her atışta birkaç elma daldan koparak aşağıda ırmak kenarında bekleyen çocuğun önüne düşüyordu. Ağaçtan onbeş yirmi elma düşürdükten sonra Recep kayaların üstünden aşağı atladı adeta kanat açtı uçtu indi dere kenarına kondu. Elmaları paylaşan çocuklar tam olmamış az kırmızı çok yeşil ekşi elmaları dişleye dişleye güle oynaya koşup gittiler.

Kale’ye vardıkları zaman akşam ezanı okunuyordu güneş batmış gökyüzü morarmış gaz lambalı sokak fenerleri yanmıştı. Recep konağın altına gelir gelmez iki elini boru yaparak pencereye seslendi; "TAHSİN BEEYY! TAHSİN BEEEYY… TAHSİN BEEEY!"

Pencerede bir hareket yoktu Recep bir daha seslendi; "TAHSİN EMMİİİ!.. TAHSİN EMMİİİ…"

Pencere yine açılmadı. Bu kere Recep’in sesi de çağrısı da ton değiştirdi; "TAHSİN ABİİİ! TAHSİN ABİİİ... ULA TAHSİN ABİİİ DEDİM DUYMUYON MU LAAA" pencere yine açılmadı.

Recep’in sabrı tükeniyordu bu kere çağrının tonu iyice özgürleşti; "TAHSİN EMMİİ! ULA TAHSİİN! LA TAHSİİİN LAAYTT…"

Sonunda çağrıyı işiten babam pencereyi açtı yirmi somun ekmek onbeş ikinci sigarası ve tahin helvası alacak parayı bir gazete kâğıdına sarıp pencereden attı.

Recep ve çocuk yerden parayı alıp doğru fırına koştular. Fırıncı dede ayırıp sakladığı somunları bir bir saydı ununu vurup çuvala doldurdu. Recep 25 somun dolu çuvalı sırtlayıp yola düştüğünde akşam olmuş hava kararmıştı ağustos böcekleri ve gödenler ötüyordu. Fırından yayılan taze ekmek kokusu bir âyet gibi çocuğun dimağında yer etti.

Hayatı boyunca hep fırıncı dedeyi ve onun helâl kazancını hatırladı. Aradan neredeyse 70 yıl geçti, fırıncı dedenin fırınındaki taze ekmek kokusunun yerini başka hiç bir şey alamadı.

  • Facebook
  • X
  • YouTube
  • Instagram

Copyright 2012 - 2023 | ORT TV tarafından yapılmıştır. | Tüm Hakları Saklıdır | Designed By Farfarco

bottom of page