top of page

Kısa Kısa Yazılar...

4 gün önce
5 dakikada okunur

IŞILDAYAN ÇEŞME

Şimdi eski zaman dediğimiz kutlu yıllarda dağlarda meralarda otlakta ırmakta el değmemiş ayak basmamış girebi bıçkı balta gibi ilkel aletlerin bile girmemiş olduğu doğa parçaları vardı. İnsanlar doğanın yaratılış yâdigarı en özgün şekline hayran olur yaratanın çizdiği resim yaratılan çevre elden geldiğince korunurdu. Tabiatla koyun koyuna birlikte yaşamayı paylaşmayı seven yersiz arsız tutkulara tutsak olmayan, kötülükten sakınan haramdan uzak duran utanma duygusu taşıyan erdemli insanlara kıymet verilirdi. Balıkçılar el örgüsü ağlarla avlanan denizi talan etmeyen kısmetine razı olan insanlardı.

Resimde Eski Kale'nin 3 simgesi: Konak kayık ve Garipöldüren çesmesi


Bitkilerin hayvanların kalıtımıyla oynanmamıştı, canlılar ve doğa hilkatteki (yaratılıştaki) haline benzerdi, derelerin gürül gürül, çeşmelerin şırıl şırıl aktığı, çayırların çiçeklerin mis gibi koktuğu, denizde dalga sesinin, ormanda dağda ovada rüzgar uğultusunun başka bütün sesleri bastırdığı, değirmenlerde cin peri görüldüğü(!), köylerden kınalı koyun sürülerinin geçtiği, baharda göçmen kuşların uçtuğu, gece yıldızların, samanyolunun yeryüzünü ışıttığı, göçerlerin yaylaya göçtüğü, meralarda başı mavi boncuklu, boynuzu kızıl püsküllü malların otladığı, yollarda arabadan çok atların dolaştığı, çoğu insanların çocuk safiyetli, gani merhametli, gönlü cömert, eli açık ve sabr-ı cemil sahibi olduğu, az konuşup çok dinlediği, bilgiye boyun eğdiği, dostun sözüne inanır, bıçağına mısmıl (güvenir) olup azla yetinip çoğu paylaştığı, komşusu açken tok yatmadığı, yayaların elinde bir değnekle gezdiği, büyüklerin çocukları gözettiği, köpeklerin köylere bekçilik ettiği, dağdan soğukluk kar getirildiği, pınarların, çeşmelerin insan kuş at eşek koyun inek ördek börtü böcek tüm mahlûkata (yaratılmışlara) açık tüm canlıların ortak malı olduğu, insanların yere düşen ekmeği alıp öperek yüksek bir yere koyduğu, ekmeğin çöpe atılmadığı, suyun satılmadığı, gece ayışığının, gündüz gün ışığının kıymatı bilinir sabah ola hayır ola denir sabah açacak tandan doğacak günden hayır umulur, dağda izde yolda denizde raslaşan insanlar tanısın tanımasın birbirine selam verirdi işte o kutlu zamanda belki de işler gerçekten tam öyle söylendiği kadar da güzel değildi ama çocuk dünyayı böyle biliyor böyle sanıyor hayatı masal tadında yaşıyordu.

Eski Kale tanrının yarattığı ilksel bir canlının sezgileriyle kaygılarıyla korkularıyla ilgi ve merakıyla birbirine dayanarak sarılarak hayata tutunan bir yerdi. Doğadaki her tür görünen görünmeyen gerçek hayal ve sanal tüm algıların dinlendiği, itibar edildiği, özümlendiği her çeşit devinime ve sese karşı duyarlı alıngan ve tepkimesi olan (reaksiyoner) atalarından miras kalan güzel ahlâki ve gerçek dini koruyan birbirinin inancına karışmayan sorgulamayan soyu bozulmamış başkalaşmamış çağın gerisinde ama özgün bâkir bir beldeydi.

Bolaman çeşit çeşit ağaç ve bitki türleriyle, yosun yaprak çiçek kök gargalak kesmük çakıltaşı deniz kabuğu defne kozalak varsılı bir doğayla içiçeydi. Deniz kumsal mağara ırmak çakıllık dere göze vadi delta dağ orman yayla otlak kaynak ılıca ve kaplıca türü jeolojik oluşumları barındıran çok nitelikli bir coğrafyaydı.

Deliklitaş, İnyanı, Boklutaş, Çalış köprüsü, Adatarla, Karşıbahçe, Omalli, Akise, Yenipazar’a kadar 4 km kumsal ve çamlık gibi gezi ve mesire alanları. Herbiri özgün mimari yapılarıyla Bolaman konakları. Üzerinde bin yıllık Ceneviz kale duvarları ve Rum şapeli (kilise) bulunan tarihi yarımada, doğal akvaryum Galezyanı Bolamanlılarca o kadar alışılmış o kadar sıradanlaşmıştı ki günlük işlerin arasında içinde yaşanılan cennetin varlığı akla gelmez o güzellikler ebedi kalacak onlara kem gözler bakmayacak hiçbir zarar erişmiyecekmiş sanılırdı.

Eski Kale’de gece gezmeleri çok sevilen bir adetti. Ayışıklı yıldız alacalı veya karanlık sessiz ve ılık yaz geceleri insanlar kol kola çalış ırmağı köprüsüne kadar gider gelirdi. Yalçın Hazne’nin köpeği Can gece gezmelerini hiç kaçırmaz gezenlerin yanısıra koşardı. Gece insanlar karanlıkta birbirini sesinden yaklaşan karaltısından adım atışından tanır selamlaşır ayaküstü konuşulur kibrit çakarak sigara yakılır kibrit alevinin minik ışığında seçilen simalara hal hatır sorulurdu. Ağustos böceklerinin ötüşünden ve Garipöldüren çeşmesinin şırıltısından başka ses duyulmayan geceyi sadece solgun mavi yıldız ışıklarıyla yol kenarlarında çalılıklarda yanan sönen ateş böcekleri ışıtırdı.

Gözler bir süre sonra ışıksızlığa uyum sağlar karanlığa alışır çevreyi görmeye başlardı ama ihtiyaten hem uzun huzmeli hem de noktalı (morslu) ışık veren yanıp sönen elfeneri taşınırdı. Gece seyrek geçen otobüs ve kamyonların farları yolda gezinenlerin karanlığa uyum sağlamış olan gözlerini kamaştırır tenha yollarda hızla geçen otobüslerin kamyonların rüzgârıyla savrulmaktan korkan insanlar yaklaşan araçların önünden çekilir yolu boşaltır yol kenarına yetmezse kumsala kaçışırlardı. Kaleliler sessiz yaşamaya öylesine alışmıştı ki geceleyin saata bir iki geçen az sayıda araçların motor sesi bile şikâyet konusu olurdu.

En ışıksız en karanlık gecelerde Garipöldüren çeşmesinde akan suyun uzun süre bakınca seçilen bir ışıması vardı acaba çocuk bunu hayal ediyor da gördüğünü mü sanıyordu? Su ışıması gerçek mi yoksa bir yanılma bir sanrı mıydı? Gerçekten su ışıması diye birşey var mıydı? Kurnalardan şırıl şırıl kâh düz kah burgu burgu örgü örgü inen akışan su kitlesi belki yıldızlardan aldığı ışığı yansıtıyordu ya da deniz suyunda olduğu gibi çeşme suyunda da yakamoz yapan mikro organizmalar mı vardı? Garipöldüren mineral zengini bir suydu. Su moleküllerinde taşınan mineral kristalleri yıldızlardan yeryüzüne ulaşan insan gözünün seçemediği yüksek frekanslı inceden ince ışınlara büyüteç ya da yansıtıcı ayna işlevi görüyor olabilirmiydi? Bunu hala çözümlemiş değilim ama Garipöldüren çeşmesinin karanlıkta ışıdığını anımsıyorum ve merak ediyorum

Garipöldüren çeşmesi yeniden yapılsa                                      

yeni çeşme aynı eski çeşme gibi olsa                             

gündüz gece durmadan şırıl şırıl aksa                       

geceler yeniden cin karanlık olsa                                              

Garipöldüren yine yıldızlardan ışık alır mı?

akan sular yeniden ışıldar mı?

 

AYNA MAHRUTİ, Bir Çanakkale Hikâyesi

1960’lı yıllarda bir kış günü Taksim Aksaray dolmuşuna bindim. Araba o günlerde hala kullanımda olan 1936 Buick ya da Packard marka stropenteli uzun şasili otomobillerden biriydi. 12 silindirli bu otomobiller şoförler ve halk arasında komutan arabaları olarak bilinirdi. Uzun yıllar orduda generallerin makam arabası olarak hizmetten sonra şoför esnafına satılmış olan araçlardı. Arabayı süren şoför 70'li yaşlarında ak saçlı, beyaz kaytan bıyıklı sırım gibi ince sağlam endamlı yakışıklı, üzerinde koyu bej rengi palto, başında kasket, olgun bakışlı, hâzâ beyefendi tavırlı yaşlı bir adamdı. Adını sorduğum zaman âdetâ aruz vezniyle şiir okuyormuş gibi eski telaffuzla Ken’an demişti.

O zaman lise talebesi olan ben Kenan beye kullandığı arabayla ilgili birşeyler sormuştum. Söz sözü açtı, Kenan bey bana hayat hikâyesini anlattı. Birinci Dünya savaşında seferberlik ilanıyla askere çağrılan Kenan Bey o yıllarda pek az bulunan motor ve mekanik eğitimi görmüş usta şoförlerdenmiş ki şoförlük neredeyse mühendislik kadar itibarlı bir meslekmiş. Askere alınan Kenan Bey temel eğitimden sonra Çanakkale’de zırhlı otomobil bölüğüne tayin edilmiş. Kamyonet şasisi üzerine oturtulmuş olan bu zırhlı otomobillerde bir sürücü ve bir de mitralyözcü (makinalı tüfekçi) iki asker bulunuyor şoför arabayı sürerken mitralyözcü asker de iki parmak genişlikte mazgal aralığından hedefe nişan alarak ateş ediyormuş. Derin çukurlarla hendeklerle tümseklerle ağaç kökleri ve kayalarla dolu engebeli arazi şartlarına dayanacak şekilde alt yapısı çelik levhalarla güçlendirilmiş olan bu araçlarda şoförün baktığı öncam yerine de yine çelik zırhlı panolar yerleştirilmiş şoför ancak korumalı küçük pencereden dışarıyı görebiliyormuş. Zamanına göre ileri teknoloji ürünü olan bu zırhlı araçlarla Kenan Bey ve makinalı tüfekçi asker sayısız kereler ölümü göze alıp İngiliz siperlerine yaklaşarak düşmanın hâkim olduğu topraklara girip aracın arkasına monte edilmiş çelik kancayla dikenli telleri çekerek söküp parçalayıp süratle düşman hatları arasında dolaşıp cevelan ederek ateş açarak İngilizlere büyük zayiat verdirmişler ve bu başarılı seferlerinden dolayı birkaç kere takdir ve nişan almışlar.

Gel gör ki 1915 Temmuzunda bir gün zırhlı otomobil göreve giderken aracın altı büyük bir kayaya çarpar ve bu sadmenin tesiriyle araç ayna mahruti kırar. “Ayna mahruti" yani aktarma dingilinden gelen hareketi ayıraca aktaran ve tekerlek ekseni üzerinde dönen büyük konik dişli. Bu çok önemli bir arızadır, zırhlı araç İstanbul’dan yoksa Almanya’dan parça gelene kadar savaş görevinden geri kalacaktır. Şoför Kenan bu kazada kusurlu bulunur ve zırhlı otomobil şoförlüğünden alınır, piyade askeri olarak düşmanla göğüs göğüse en kanlı süngü savaşlarının olduğu Zığındere’ye gönderilir. Kenan Bey Zığındere’de birlikte çarpıştıkları sayısız askerin, siper yoldaşlarının ölümüne şahit olduğunu, kendisinin yaralanmasına rağmen ölmediğini anlatırken gözleri yaşla dolmuş ve direksiyon başında dudaklarında dua kıpırtısıyla aracı sürmeye devam etmişti. Bu hatırayı bana anlatan Çanakkale kahramanı gazi Kenan beyi büyük hürmet ve rahmetle anıyorum. Bu vatanı bizlere bırakan yüceler yücesi şehitler ve gaziler Allah sizlerden binlerce kere razı olsun.

 Resimde Birinci Dünya Savaşı'nda kullanılan bir zırhlı otomobil görülüyor.


S O N

 

 

 

  • Facebook
  • X
  • YouTube
  • Instagram

Copyright 2012 - 2023 | ORT TV tarafından yapılmıştır. | Tüm Hakları Saklıdır | Designed By Farfarco

bottom of page