top of page

KEŞANLI ALİ DESTANI

Bazı oyunlar vardır, izlersiniz ve biter.

Bazıları ise bitti sanırsınız ama içinizde yol almaya devam eder.

Keşanlı Ali Destanı işte tam olarak onlardan biri.


Cumartesi akşamı Ordu Kültür Merkezi’nde izlediğim ve seyirciyle ilk kez buluşan bu Keşanlı Ali Destanı, yalnızca Haldun Taner’in güçlü metniyle, müziğiyle ya da dekorun başarısıyla açıklanamazdı. Sahnenin gerisinden seyirciye uzanan başka bir şey vardı: dokunan bir el.

O el, yönetmen koltuğunda oturan ama aslında sahnenin her köşesinde hissedilen bir isimden geliyordu: Coşkun Çetinalp.

Coşkun Çetinalp sahneyi yukarıdan yönetmiyor.

Seyircinin hizasından bakıyor.

Hatta çoğu zaman sahneyi, seyircinin kalbine biraz daha yakın bir yerden kuruyor.

 

Keşanlı Ali Destanı kolay bir oyun değildir.

Politik alt metni vardır; mahalle kültürü, adalet, güç, yoksulluk ve “kahraman yaratma” meselesi vardır.

Böyle bir metni sahnelerken seyirciyi yormak da mümkündür, oyunu sloganlara boğmak da… Ama bu sahnede olan tam tersiydi.

Seyirci dışarıda bırakılmadı.

Seyirciye ders verilmedi.

Seyirciyle konuşuldu.

Bunu da oyuncuyu vitrine koyarak değil, insanı merkeze alarak yaptı.

Mizah bağırmadı, yerinde durdu.

Mesaj yumruk olmadı, gülümseyerek yaklaştı.

Cumartesi akşamı sahnede olan bir başka gerçek daha vardı:

Bu tiyatro klasiğinin oyuncuları, adeta tek tek yıldızlaşarak seyirciyi oyunun içinde tutmayı başardı. Hiçbiri rolünün önüne geçmedi ama her biri rolünün hakkını verdi. İlk kez seyirciyle buluşan bir oyun için bu denge başlı başına takdire şayandı.

Her birinin ayrı bir hikâyesi, ayrı bir emeği ve sahneye taşınan derin bir tiyatro tutkusu vardı. Bu tutku, oyunun her anında hissedildi; repliklerde, suskunluklarda, bakışlarda… Sahnedeki bu bütünlük, yalnızca bir yönetmen başarısı değil, aynı zamanda inanmış oyuncuların ortak emeğiydi.

Coşkun Çetinalp, yönetmen olarak oyuncularını yalnızca sahneye çıkarmamış; onlara bu büyük eserin sorumluluğunu da paylaşmayı öğretmişti. Ne yapay bir abartıya ne de çekingenliğe izin veren bir sahne vardı. Metne duyulan saygı, oyuncuya verilen güvenle birleşmişti.

Sahnedeki Keşanlı Ali, bir efsane gibi değil; sokağın içinden çıkmış, tanıdık bir insan gibiydi. Çünkü anlatılan şey bir kahramanlık masalı değil, insanın hikâyesiydi. İşte seyirciyle kurulan o görünmez bağ tam da buradan doğdu.

Salonda kahkahalar yükseldi ama o kahkahaların altında bir düşünme hâli vardı.

Alkışlar uzundu ama içi boş değildi.

Perde kapandığında kimse aceleyle yerinden kalkmadı; çünkü sahne, seyircinin zihninde hâlâ açıktı.

Ben o akşam sahneden çok salona baktım.

Gözlerde şu cümleyi gördüm:

“Bu hikâye bana da dokundu.”

 

İyi yönetmen sahneyi yönetir.

Usta yönetmen oyunu yönetir.

Ama az bulunan bir şey vardır: seyirciyi hisseden yönetmen.

Coşkun Çetinalp, Keşanlı Ali Destanı ile tam olarak bunu yaptı.

Bu yüzden bu oyun, yalnızca sahnelenmiş bir eser değil;

seyirciyle kurulmuş bir gönül ortaklığı olarak hafızalarda yer etti.

Onun için, bu tiyatro klasiğine yüreklerini koyan, her birinin ayrı hikâyesi olan tiyatro tutkunu oyuncuları ayrı ayrı tebrik etmek gerek. Alkışları bol olsun, yolları açık olsun… Perdeler, böyle inançla oynanan oyunlar için hep açık kalsın.

Ve bazı oyunlar vardır…

Perde kapanır, ışıklar söner ama iz kalır.

Bu oyun da onlardan biri oldu.

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page