top of page

Bir Şehir Nedir, Ne Değildir?

Şehir dediğin şey

beton değildir.

Nüfus hiç değildir.

AVM sayısıyla, kavşak genişliğiyle şehir olunmaz.

 

Şehir;

hafızadır.

Karakterdir.

İnsanın geçmişle kurduğu uzun vadeli bir ahlaki sözleşmedir.

 

Avrupa’da dolaştığım şehirlerden bazıları  bunu sessizce öğretir insana.

 

Prag’a gidersiniz mesela.

Bir taş, bin yıl konuşur.

Kimse “bunu yıkalım, daha büyüğünü yapalım” demez.

Çünkü büyüklük yükseklikle ölçülmez.

 

Hallstatt…

Göl kenarında küçücük bir kasaba.

Ama dünya tanır.

Çünkü küçük kalmayı becermiştir.

Bizde olsa “turist çok, biraz kat çıkalım” denirdi.

Masal biterdi.

 

Gardasee…

Doğa, mimari ve insan aynı cümlede durur.

Göl manzaradır ama meta değildir.

Bizde doğa seyredilmez, kullanılır.

 

Berlin…

Savaş görmüş, duvar yıkmış, utancıyla yüzleşmiş bir şehir.

Ama tarihini “engel” saymamıştır.

Modernliği geçmişi silerek değil,

onunla konuşarak kurmuştur.

 

Mainz sessizdir.

Ren kıyısında bağırmaz.

Tabela dikmez.

Şehir olduğunu kanıtlamaya ihtiyacı yoktur.

 

Viyana’da bir binanın boyu bile tarihe hesap verir.

Sarayın önüne cam kule dikmek kimsenin aklından geçmez.

Geçse de yapılmaz.

 

Paris’te romantizm değil mesele;

disiplin, kural ve estetik.

Eyfel’in yanına “ben de buradayım” diyen bina çıkamaz.

Çıkarsa yıkılır.

Tartışılmaz.

 

Atina…

Kaosla düzenin yan yana yürüdüğü bir şehir.

Antik olan müzeye kaldırılmamış,

hayatın ortasında durur.

Akropolis tepeden bakar

ama hükmetmez.

Modern şehir onun etrafında

sessizce dolaşır.

Kimse “gölge yapıyor” demez.

Çünkü Atina bilir:

Tarih manzara değildir,

üstünlüktür.

 

Nottingham…

Robin Hood efsanesiyle anılır ama mesele masal değildir.

Şehir, hikâyesini eğlence parkına çevirmeden yaşatır.

Tarih vitrin değildir;

gündelik hayatın içindedir.

 

York…

Roma’dan kalma surların içinde modern bir yaşam akar.

Kimse “surlar manzarayı kapatıyor” demez.

Çünkü şehir önce sınırlarını kabul etmiştir.

Kendini büyüterek değil,

kendini bilerek ayakta durur.

 

Norveç şehirleri…

Doğa karşısında haddini bilen şehirlerdir.

Dağ vardır, fiyort vardır;

şehir geri çekilir.

İnsan, doğanın önüne geçmez,

yanına yerleşir.

 

Oslo…

Zenginlik sergilenmez.

Cam kuleyle güç gösterisi yapılmaz.

Ahşapla, yeşille, suyla konuşur.

Sessizdir ama nettir.

“Buradayım” demez,

zaten oradadır.

 

Göteborg…

Bir liman kentidir ama limanı betonla boğmaz.

Sanayi geçmişini inkâr etmez,

ona teslim de olmaz.

Çalışkan, ölçülü,

iddiasız ama karakterlidir.

 

Kopenhag…

Bisiklet yolları süs değildir,

şehir ahlakıdır.

İnsan, araba ve mekân arasında hiyerarşi yoktur.

Kimse diğerinin hayatını ezerek hızlanmaz.

Bu bir ulaşım tercihi değil,

bir medeniyet kararıdır.

 

Zürih…

Para vardır ama bağırmaz.

Düzen vardır ama boğmaz.

Göl kenarında yükselmez,

geri durur.

Çünkü bilir:

Şehir doğaya meydan okursa,

ilk kaybeden yine şehir olur.

 

Oysa Türkiye…

 

Yedi bölgesiyle başlı başına bir kıta.

Denizi var, dağı var, ovası var.

Hitit’i, Roma’sı, Selçuklu’su, Osmanlı’sı var.

Bir şehir değil,

medeniyet katmanları üzerinde yaşıyoruz.

 

Ama ne yaptık?

 

Kıymet bilmedik.

Yıktık.

Kat çıktık.

“Eskisi vardı ama…” diye başlayan cümleler kurduk.

 

Çünkü biz şehir yapmadık.

Rant ürettik.

 

Avrupa’da tarihi bina arsa değildir.

Bizde metrekaredir.

Onlar restore eder.

Biz yıkar, “aynısını yaptık” deriz.

Aynısı olmaz.

Hafıza betonla dökülmez.

 

Ve bu zihniyet şehirde kendini açıkça gösterir:

 

Bir sokakta

4–5 katlı evler…

Hemen önlerinde

10–15 katlı binalar.

 

Bu sadece çirkinlik değildir.

Bu adaletsizliktir.

 

Aynı sokakta yaşayan insanlar

aynı güneşi göremez.

Biri manzaraya bakar,

öteki duvara.

 

Bu bir plan hatası değil;

plansızlığın bilinçli hâlidir.

 

Yükseklik teknik mesele değildir.

Komşu hakkıdır.

Işıktır.

Havadır.

Mahremiyettir.

 

Yanlış yerde yükselen her kat,

bir başkasının hayatından çalınmıştır.

 

Ve şimdi Ordu…

 

Ordu Karadeniz kıyısında bir şehir değil,

bir eşiktir.

Bir yanında deniz,

bir yanında dağ,

arada insan.

 

En büyük şansı

henüz tamamen bozulmamış olmasıdır.

En büyük riski ise

bozulabileceğini hâlâ fark etmemesidir.

 

Boztepe’ye çıkarsınız.

Manzara konuşur.

Aşağı baktığınızda şehir susar.

Çünkü ne olmak istediğine karar verememiştir.

 

Eskiden birçok ahşap Ordu evleri vardı.

İnsan ölçeğinde,

sessiz.

 

Ya şimdi neredeler?

Yerine her şehirde olan,

hiçbir yere ait olmayan

birçok binalar geldi.

 

Sorun bina değil.

Sorun aynılaşma.

 

Perşembe bir hikâyeydi.

Hoynat bir masaldı.

Çambaşı bir nefesti.

Ulugöl bir cümleydi.

 

Biz hikâyeyi parça parça sattık.

Masalı tabelaya boğduk.

Nefesi betonla daralttık.

 

Ordu’nun en güzel tarafı insanıdır.

Sakin,

gösterişsiz,

inatçı ama kırıcı değil.

 

Ama şehir,

insanına benzemez hale gelirse

orada kopuş başlar.

 

Ordu kurtulabilir mi?

Evet.

Ama bina yaparak değil.

* Daha az kat

* Daha çok ölçü

* Daha az proje

* Daha çok vicdan

* Daha az rant

* Daha çok şehir ahlakı


Ordu’nun Paris olması gerekmez.

Ama Ordu gibi olması şart.

Çünkü şehir dediğin

yapılmaz.

Korunur.


Ve şehir dediğin

betonla değil,

vicdanla ayakta durur.

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
  • Facebook
  • X
  • YouTube
  • Instagram

Copyright 2012 - 2023 | ORT TV tarafından yapılmıştır. | Tüm Hakları Saklıdır | Designed By Farfarco

bottom of page