Bir Ömrün Ardından Kalan Sessizlik…
- BAYRAM AYBASTI

- 28 dakika önce
- 3 dakikada okunur

“Öleceğiz bir gün, gömecekler. Birkaç gün övecekler, sonra kalan malını bölecekler, hatta memnun kalmayıp üstüne bir de sövecekler…” Neyzen Tevfik
Boşuna dememiş.
Çünkü bu ülkede bazı gerçekler, mezarlıkta değil; cenazeden sonra konuşulanlarda ortaya çıkar.
İnsan, hayatın en sert derslerini kitaplardan değil, kayıplardan öğreniyor. Acı sadece içini yakmıyor; geride kalanların kim olduğunu da gösteriyor. Maskeleri düşüren, ölüm değil; ölümden sonra başlayan sessizliktir.
2025 yılının Şubat ayında kayınpederim Hacı Nadim Ustaoğlu’unu kaybettim.
14 Nisan 2026’da ise kayınvalidem Fatma Ustaoğlu‘lunu.
87 ve 94 yıllık bir ömür.
Bir ömür… ama öyle sıradan bir ömür değil.
Bir ülkenin değişimini, bir göçün ağırlığını, bir ailenin sırtında taşınan yılları anlatan bir ömür.
Türkiye’den Almanya’ya uzanan bir yol…
Yorulmuş eller, ama hiç bırakmamış eller…
Eksilmemiş bir sabır, tükenmemiş bir emek…
Onlar sadece çocuk büyütmediler.
Torun büyütmediler sadece.
Bir neslin yükünü omuzladılar.
Birçok insanın hayatına dokundular.
Bazen bir lokma ekmekle, bazen bir dua ile, bazen sadece “orada durarak”.
Ve çok net bir şeyi gördüm:
Ne kadar verirsen ver… bazılarını memnun etmek mümkün değil.
Çünkü mesele emek değil.
Mesele çoğu zaman vicdan.
Bazı insanlar görmüyor değil… görmek istemiyor.
Onlar ise hep veren taraftı.
Hep eksilten değil, hep tamamlayan…
Ama karşılık beklemeden değil sadece; en basitinden bir saygı, bir hatırlanma, bir “iyi ki varsın” bekleyerek.
Asl olan sevdiklerine yaşarken cenneti hissettirebilmektir.
Çünkü insanın imtihanı ölümden sonra değil, ölümden önce başlar.
Ve çoğu insan bu imtihanı kaybediyor.
Yaşarken görmediğini, ölünce büyütmek…
Bu coğrafyanın en eski alışkanlıklarından biri.
Ve bunun en çarpıcı hâlini bir cenazede gördüm.
Yıllarca destek oldukları bir kursun hocası, onlara duyduğu vefayı anlatmak için birkaç cümle etmek istedi. Çok şey de değil… sadece haklarını teslim etmek, bir ömrün emeğini anmak istedi.
Ama yanında duran bir başkası, herkesin içinde “kısa kes” diyerek susturdu.
Belki dışarıdan bakınca küçük bir an…
Ama aslında çok şey anlatan nadir anlardan biri.
Çünkü insan bazen bir cümlede ele verir kendini.
Vicdanını da, vefasını da, bakış açısını da…
İşte mesele tam da bu.
İnsan hayattayken görmezden gelinir,
değerini anlatmak isteyen susturulur,
ama toprağa girince uzun uzun anlatılır.
O an içimde sadece bir öfke yoktu.
Daha çok bir kırgınlık… daha çok bir utanç…
Çünkü o susturulan cümleler, sadece bir konuşma değildi;
elleri nasır tutmuş, ömrünü vererek yaşamış iki insana duyulması gereken saygının yarım bırakılmasıydı.
Dayanamadım, sordum:
“Yardım isterken de ‘kısa kes’ mi diyordunuz?”
Cevap verilmedi.
Verilemezdi de zaten.
Çünkü bazı sorular cevap beklemez,
insanın yüzüne ayna tutar.
Ve ben o an şunu düşündüm:
İnsan, bir ölünün ardından ne söylediğiyle değil;
bir yaşayanın sözünü ne kadar dinlediğiyle ölçülür.
O yüzden kızdım…
Ama kızdığım kadar da üzüldüm.
Çünkü mesele sadece bir saygısızlık değildi.
Mesele, emeğin kıymetini bilmeyen bir anlayışın,
en mahrem yerde bile kendini gösterebilmesiydi.
Ve ne yazık ki bu, nadir değil…
Sadece çoğu zaman fark edilmeyen bir gerçek.
Asl olan, yaşlıyı yük değil nimet bilmektir.
Saçındaki beyazı “yaşlanmışlık” değil, “yaşanmışlık” görmektir.
Bir insanın yürüyüşündeki yavaşlığı, hayatın hızına yenilmişlik değil; hayatın yükünü taşımışlık olarak okumaktır.
Asl olan, “görev” diye değil “insanlık” diye bakabilmektir.
Çünkü anne-baba, kayınvalide-kayınpeder…
Hepsi birer isim değil, birer köktür.
Köküne iyi davranmayan ağacın meyvesi de sağlıklı olmaz.
Ve ben yıllardır insanı insan olduğu için sevmeye çalıştım.
Ünvanına göre değil, makamına göre değil, cebine göre hiç değil…
Kalbine göre.
Bunu çocuklarıma da anlatmaya çalıştım.
Çünkü sevgi, sözle değil, yaşanarak öğrenilir.
Ama hayatın öğrettiği acı bir gerçek var:
Bazıları için insan, yaşarken yoktur.
Öldüğünde birden “kıymetli” olur.
Ve o kıymet, çoğu zaman sevgi değildir.
Gecikmiş vicdanın sesidir.
Timsah gözyaşlarını hiç sevmedim.
Sevemedim.
Sevemeyeceğim.
Çünkü en çok onlar yoruyor insanı:
Hayattayken yok sayıp, vedadan sonra kahraman ilan edenler…
Oysa gerçek sevgi, en çok yaşarken belli olur.
Bir bardak suyun kıymeti susuzlukta değil, susuz bırakmamaktadır.
Bir “nasılsın”ın değeri cenazede değil, hayattayken sorulmaktadır.
Benim tanıdığım iki insan da bunu sessizce öğretti.
İkisi de kimseye yük olmadı.
İhtiyaçları halinde GERÇEK sevenleri yanında oldu.
Kimseye hesap bırakmadı.
Sessiz yaşadılar, sessiz göçtüler.
Ama geride bıraktıkları şey sessizlik değildi.
Ağır bir izdi.
Ve şimdi geriye tek bir cümle kalıyor:
İnsan, sevdiklerini kaybettikten sonra değil;
onları yaşarken gerçekten sevebildiği ölçüde insandır.
Ve belki de en büyük hakikat şudur:
Onlar hep veren el oldular…
Ama çoğu zaman, sadece tutulacak bir el istediler.
Özetle…
İnsana, insan olduğu için değer vermek gerekir.
Anne-babaya, büyüklere, kardeşlere, tanıdıklara hayattayken gereken değeri vermek gerekir.
Gerisi, çoğu zaman sadece gecikmiş sözlerden ibarettir.











