Bahar sabahı...
- BAYRAM AYBASTI

- 2 saat önce
- 1 dakikada okunur

Bir bahar sabahı…
Henüz gün yorulmamış, insanlar henüz acele etmeye başlamamış, şehir henüz kendi gürültüsünü hatırlamamış…
Deniz kenarında oturuyorsun.
Burnuna gelen o tuzlu koku, insanın içine işleyen bir hakikat gibi. Öyle yapay değil, öyle süslü değil… Olduğu gibi. Saf. Duru.
Ama bu bir Karadeniz sabahıysa…
Manzara sadece bir görüntü değildir artık, bir emanet hissidir.
Bir yanında deniz uzanır;
sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kurşuni maviden aydınlığa dönen o derinlik…
Diğer yanında dağlar yükselir;
baharla birlikte yeşilin her tonuna bürünen, yeniden dirilen yamaçlar…
Ve sen tam ortadasın.
Bir yanında sonsuzluk, diğer yanında hayat…
Martılar bağırıyor.
Hafif bir esinti yüzüne dokunuyor.
Güneş sessizce yükseliyor…
Ve tam burada mesele değişiyor.
Çünkü bu güzellikler kendiliğinden var olmuyor.
Deniz, biz kirletmezsek bu kadar berrak…
Dağlar, biz hoyrat davranmazsak bu kadar yeşil…
Sabahlar, biz tüketmezsek bu kadar huzurlu…
Evet…
Tabii ki değerini bilirsek.
Çevremizi korursak.
Bir çöpü yere atmamanın, bir ağacı incitmemenin,
bir manzarayı sadece izlemekle kalmayıp sahip çıkmanın farkına varırsak…
İşte o zaman bu sabahlar hep var olur.
Yoksa bir gün gelir;
martıların sesi azalır,
denizin kokusu değişir,
dağların yeşili solar…
Ve geriye sadece “bir zamanlar” diye başlayan cümleler kalır.
O yüzden mesele sadece bu güzelliği yaşamak değil…
Onu yaşatmak.
Bir bahar sabahına uyanmak kadar,
o sabahın yarın da var olmasını istemek…
Belki de en büyük sorumluluk bu.











