UMUTSUZLUK VE UMUT/“19 Mayıs öncesi ve sonrası”
- Osman Kademoğlu

- 5 gün önce
- 18 dakikada okunur

Türklüğün İstiklâl ve aydınlık ülküsü 19 Mayıs 1919’da Samsun’da düşünceden eyleme dönüştü.
Birinci dünya savaşı sona ermiş Osmanlı yenilmişti. 30 Ekim 1918’de Mondros mütarekesi imzalandı. Yıldırım Orduları Gurubu komutanı Mustafa Kemal paşa İskenderun’a asker çıkarmak isteyen İngiliz birliklerine ateş açacağını, düşmanı karaya çıkarmayacağını bildirmesi üzerine mütareke şartlarına uymadığı gerekçesiyle 7. Ordu Komutanlığından alındı. Adana’dan trenle İstanbul’a dönen Paşa 13 Kasım 1918 günü Haydarpaşa rıhtımından Kartal istimbotuyla karşıya geçecekti tam da o sırada İtilaf donanmasının 55 parça savaş gemisi İstanbul boğazına giriyor dev zırhlıların buhar türbinlerinin uğultusu Üsküdar Kadıköy semalarını inletiyor, Haydarpaşa rıhtımını titretiyordu. İşgal donanmasına yer açmak için Boğaziçi’nde deniz trafiği durdurulmuştu. Bu Boğaziçi Boğaziçi olalı görülmemiş bir olaydı. Artık memlekete Osmanlı idaresi değil işgal iradesi hükmediyordu! Peki ya millet teslimiyete evet diyecek miydi?
Mustafa Kemal Paşa Kızkulesi önlerinden Boğaza giriş yapan düşman zırhlılarına baktı, gözleri çakmak çakmaktı! Bir an durdu “Geldikleri gibi giderler!” dedi. Bu söz gelecek 4 yılda (1918-1922) yaşanacak tarihi 4 yıl öncesinden gören bir siyasi-askeri manifesto, çok iddialı bir öngörüydü. Milletten umudu kalmamış olanlar için bu söz gerçek ötesi haddini aşan bir kehanet, bir olmaz hayaldi. Yenik Osmanlı savaşı kazanan büyük devletlere karşı teslim olmaktan başka ne yapabilirdi! Mağlûplar; savaşı kaybedenlerin müstahak olduğu (hak ettiği) kadere boyun eğecek, kazananlar kaybedenlere karşı galibiyet hakkını kullanacaktı. Hayatın gerçeği buydu ve başka çare yoktu! Düşmana yalakalık eden bu kara propaganda, yenilmişliğin onursuz teslimiyet düşüncesi! Aydın görünümlü ama inancı makûs (uğursuz) zayıf karakterli kimseler tarafından dillendiriliyordu.
Bu sakim telâkki (hastalıklı düşünce); savaşı kazananlara cihanşümul (dünya çapında) yüksek değer ve yenilmez güç yakıştırıyor, bu devasa güce teslim olalım ve yenginlerden lütuf ve bağış bekleyelim diyordu. Bu tarz yenik (mağlup) siyasetin mutlaka önü kesilmeli kitlelere ulaşması, vicdanı saf, ahlâkı pir-ü pak insanları zehirlemesi önlenmeliydi, çünkü kurtuluşun olmazsa olmaz birinci koşulu milletin başarıya odaklanması, zafere iman etmesiydi. Allahtan ki halkın asli (ana) unsuru olan Türk; esnaf demirci arabacı nalbant oduncu bakkal terzi tüccar kayıkçı balıkçı eşraf seyyar satıcı müftü imam müezzin fırıncı saka köylü çoban yörük sipahi yorgundu ama hiçbiri ruhen yenik değildi sadece onu ateşleyecek önüne düşerek yol gösterecek bir önder bekliyordu.
İşgaller karşısında Osmanlı hükümetinin ezikliği, çaresizliği, teslimiyetçi tutumu milleti kızdırıyor, içini karartıyordu. Savaş sona erince ellerinde devlet parçalanan İttihatçılar (İttihat Terakki) ülkeyi terk etmiş Hürriyet ve itilaf (özgürlük ve uzlaşma) partisi hükümet kurmuştu. Hürriyet ve itilafçılar adeta mecburiyet tahtında hükümet olmuş ve oyuna yenik başlamıştı. Yenilmiş yıkılmış bir imparatorluğu devralan, artık dönmeyen devlet çarkını tutan liyakatsiz basiretsiz siyasi kadroların eli ayağına dolaşmış, en iyi siyasetin büyük devletlerin irade ve isteklerine boyun eğerek bu felaketli yılları geçiştirmek olduğuna karar vermişti.
Özgüvensiz batıcı aydınlar İngiltere veya Amerika mandası istiyorlardı. Bu batıl saplantı Türk milletine İngiltere’nin yanında bir süre butler (uşak) olarak durmayı reva ve yeterli görüyordu. Mandacı zihniyet sadece iktidar partisinde değil muhalif kanatta da vardı. Çelik namluları şehre doğrultan yüzen kaleler, dev zırhlılar karşısında eğilenler, güce biat edenler pek çoktu ama Mehmet Akif Ersoy’un bir dizesinde haykırdığı gibi: “Garbın afâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var” diyen binerce vatan evlâdı gözleri kısılı yumrukları sıkılı geleceğine inandığı iman ettiği kutlu günü sabırla bekliyordu.
Samsun
19 Mayıs 1919'da M.Kemal paşanın geldiği gün babam Hasan Tahsin Bey Samsun’da bulunuyordu. Samsun; imparatorluğun çok katmanlı sosyal, dilsel, dinsel ve kültürel yapısını temsil eden bir şehirdi.
Samsun ve yakın çevresinde o günkü hayat koşullarını daha iyi anlamak fizik ortamı sokakları yoksulluğu gözümüzde canlandırmak için sözü o sırada 18 yaşında olan babam Hasan Tahsin beye bırakalım:
“O zamanki Müslüman mahalle, çarşı ve sokakları gayet dar ve adeta binaların saçakları yekdiğerine giriftleşmiş ve sokakları sanki güneşin nimetlerinden insanları mahrum edecek derecede köhne ve ahşap evlerle dolu idi. Rum ve Ermeni vatandaşlarınki hemen tefrik (ayırt) edilebiliyordu. Onların binaları daha cazip ve memleketin esas hâkim unsuru onlarmış gibi göze çarpacak derecede daha cazip ve mamur mahalleleri vardı. Esasen esnaf sanatkâr ve ticaret hemen hemen Ermeni ve Rum vatandaşların elinde idi. Müslümanlardan ancak birkaç ticaret erbabı vardı. İktisaden memlekete tamamen hâkimdiler. Rumlardan Avrupa ile daimi teması olan ve bankerlik yapanlar… Ermeni iş adamları ve zenginler hemen hemen piyasayı ellerinde tutarlardı. O zaman kapitülasyon denilen Osmanlı Hükümetinin bütün gelir kaynaklarını ellerine alan büyük devletler Rum ve Ermeni vatandaşlar menfaatine Osmanlı hükümetinden birçok imtiyazlar koparmışlar. Mesela çocukluğumda kiliselere yalnız mahalli çevrede tedavül etmek üzere yüz Osmanlı lirasını tekabül edecek mukavva kâğıt üzerinde damgalanmış on paralıklar basma hakkı tanınmıştı.
O zaman 16-17 yaşlarında idim. Memleketi Rus istilasına uğrayanlar, silahaltına alınmış, bir kısmı talim ve terbiye babında eğitim taburlarına, az çok tahsili olanlar o zaman Erenköy’ünde bulunan (İhtiyat Zabit) Yedek Subay okuluna ve sahil ahalisinden olanlar İstanbul’da Bahriye Efrad-ı Cedide (Yeni Asker) mektebine sevk edilmişlerdi, silahaltına alınarak tecil (erteleme) edilenler bizim gibi muhacir olmuştu.
Erzurum’un Ruslar tarafından işgali üzerine Trabzon’un tahliyesine gidilmiş ve halk muhacerete başlayınca biz de Tirebolu’dan kayıkla ailece Samsun’a nakl-i hane ettik. O sıralarda Rus Donanması her gün Karadeniz’in Osmanlı kıyılarından eksik olmuyor. Ve gördüğü bütün nakliye vasıtalarını topa tutuyordu. Bindir tehlike içinde kayıkla 8 günde Samsun’a geldik. Bu yolculukta 3 gün ve gece gündüz. Havadan Terme ve Çarşamba arasında Sancaklı denilen yere kayıklarımızı çekmek zorunda kaldık. Rus Donanması tehlikesine karşı kotralarımızı çel beki bir yerde ağaç dallarıyla maskeliyorduk. Bu arada yiyecek tedariki için sahilden içeri doğru bataklıklar ve ormanlar içinde serpilmiş bir vaziyette dağınık olarak kurulmuş, üzerleri sazlarla örtülmüş basık tavanlı köy evlerine müracaat ediyor, yoğurt ve süt alıyorduk. Bu köylerde oturanların ekserisi 1293 Rumi yılında (1877) Kafkasya’dan hicret etmiş Çerkeşlerle meskûndu. İçlerinde tehcirden kurtulmuş Ermeniler de vardı.
Rastladığımız insanların hepsi sıtmadan dalaklı ve karınları şiş idi. Erkeklerin çoğu askere gittiklerinden hemen hemen evlerinde on beş yaşından yukarı erkek yoktu. Velhasıl müthiş bir sefalet içinde yolsuz, okulsuz, doktorsuz ve ilaçsız dünyadan bihaber yaşayışları vardı. Sefaletin bu derecesini insan hayalinde canlandıramaz. Geçerli içine suyu kuyulardan temin ediliyordu, her evin bir kuyusu vardı. Bataklık ormanlarda vahşileşmiş at ve sığır sürülerine rastlanır ve bunlar insan görünce ürkerek safında ve toplu halde kaçışıyorlardı.
Üç gün sonra havanın düzelmesi üzerine oradan yollandık. Poyraz rüzgârının tesiriyle az bir zamanda Samsun’a geldik. Fakat bizi karaya çıkarmadılar. Kolera aşısı yapılacakmışız. Bunun içinde yine kotradan çıkmadan ve kürekle Samsun Dembed’deki Sağlık Karakoluna kadar gittik aşılandık, döndük bu suretle Samsun’da karaya çıkabildik. İlk olarak Hançerli Mahallesinde üç aile aynı evde birleştik. Bir müddet sıkışık durumdan ötürü Said Bey Mahallesinde başka bir eve naklettik. Samsun’da kaldığımız yıllar babam boş durmadı. Mahdut birkaç kalem Avrupa’ya toptan ticaret yapıyordu.”
Samsun’da bir süre kalan Kademzade ailesi daha önce 10 yıl (1895-1905) yaşadıkları, Hafız Mustafa efendinin ticaret yaptığı hem de 4 çocuğunun doğum yeri olan İstanbul’a taşındı. Hafız Mustafa Efendi ortanca oğlu Hasan Tahsin’i Samsun’da bırakmış Tahsin babasının tanıdığı bir tüccarın ticarethanesinde işe başlamıştı.
“ Babam beni iş hevesi uyanması için sadece yirmi lira ile Samsun piyasasında en fazla iş yapan Arnavut oğlu Edhem Ağa’nın ticarethanesine verdi. Sene 1917, Rusla mütareke olmuş, Ailemin İstanbul’a nakil işinden Samsun’da kalmıştım. Samsun’da büyük çapta toptan manifatura üzerine çalışan Ermeni tüccarlardan Isparus Zade Ahmet Efendi’den beşbin liralık manifatura alarak Ahmet Efendi ile birlikte Acemlerin at arabalarına yükleyip Çarşamba’ya müteveccihen yola çıktık. Samsun ve Çarşamba arasında doğru bir yol olmadığı gibi Ermeni ve Rum çetelerin soygun tehlikesi de her zaman için mevcuttu. Sokaklar yağışlı günlerde çamur deryası haline gelirdi. Şehrin mutena mahallesi Rumların ikamet ettikleri yerlerdi. Şehir içme suyundan da yoksundu. Irmağın bulanık suyunu akşamdan destilere doldurulur, sabahleyin çamuru dibe çöktüğünde içilirdi. İçme suyu öküz arabalarıyla yüksek köylerden gelir teneke ve fıçılarla satılırdı. Halkı mütecanis Rum, Ermeni, Çerkes, Abaza, Gürcü v.s. karışıktı. Muhaceret dolayısıyla nüfus artmış halkın bir kısmı barakalarda oturmakta idiler. Toprağı çok bereketli ve her türlü ziraate elverişli olduğu halde yalnız mısır ve fasulyeden başka bir şey yetiştirmezlerdi. Ticaret diğer şehirlerde olduğu gibi Rumlar ve Ermenilerin elinde idi. Ve memleketin asıl sahipleri onların uşakları mesabesinde idi. “
Burada Hasan Tahsin beyin hatıralarına ara verelim.
O yıllarda Samsun halkının aşağı yukarı üçte biri gayri Müslim’di. Türkler çoğunluktaydı ama Osmanlı savaşı kaybedince Rumlar Osmanlı devletinin sonunu Türk milletinin de sonu sanarak o zamana kadar saklı tuttukları, söylemeye cüret edemedikleri ayrılıkçı Pontus fikriyatını ve sönmeyen megalo-idea hayalini aleni ve aşikâr dillendirmeye, orda burda konuşmaya başlamışlardı. Sinop’tan Rize’ye Pontus’u diriltmeye çalışıyorlardı. Karadeniz’i İngiliz, Fransız ve Yunan donanması kontrol ediyordu. Kuvayı milliye deniz gücü henüz yoktu. Pontusçu Kara Yani çetesinin Rusya’dan Rumları taşıdığı ve geceleri sahillere Rum eşkıyasının çıktığı söyleniyordu. Silahlı Rum çeteleri güvenlik kuvvetlerinin olmadığı kırsal alanlarda köy yakıyor, direnenleri öldürüyor, yol kesiyor yolcu soyuyor, çiftlik basarak mal çalıyor, koyun sürülerini alıp götürüyor, tüccardan haraç topluyor, halka korku salarak sindirme siyaseti güdüyordu. Türkler de canlarını mallarını korumak için silaha sarılmıştı, yer yer kanlı çatışmalar oluyordu.
Bu olayları bahane eden İngilizler Osmanlı hükümetini Samsun’da asayişi sağlamak için ek kuvvet göndermekle tehdit etti. Ek İngiliz kuvvetlerinin gönderilmesi Anadolu’da işgalin yayılması kökleşmesi demekti. Bu tehdit karşısında hükümet asayişi sağlama görevini üstlenmeye karar verdi M Kemal paşa 9 Ordu müfettişi olarak fevkalâde yetkilerle yörede asayişi sağlamak üzere Samsun’a gönderilecekti. Sadrazam Damat Ferit paşa, M Kemal’in padişah yaveri unvanından, Anafartalar kahramanı sıfatından ve ittihatçılara karşı oluşundan saltanatın hizmetinde yararlanmak istiyordu. Hükümet nezdinde paşanın görevi sadece ve münhasıran 9.Ordu bölgesinde asayişi sağlamaktan ibaretti. Osmanlı Hükümetinin bu sınırlı görev tanımına karşı M Kemal Paşanın Samsun’a gelişinde gizli tuttuğu asıl amacı kurtuluş savaşını başlatmaktı. Bu kararı çok önceden vermiş İstanbul’da Şişli’deki evinde kurtuluş stratejisini güvendiği arkadaşlarıyla harita üzerinde tartışmıştı. 9. Ordu Müfettişliği bu misyonu gerçekleştirmek için bulunmaz bir fırsattı! Bu sayede işgal altındaki İstanbul’dan İngiliz kontrolüne takılmadan ayrılacak, idari ve askeri makamlar üzerinde geniş yetkilerle donanmış olarak ve kendi seçtiği karargâh subaylarıyla Anadolu’ya geçecekti.
M Kemal paşa ve karargâh subaylarının Bandırma vapuruyla Samsun’a hareketinden 1 gün önce15 Mayıs 1919 günü İzmir’den gelen kara haber vatanseverleri iliklerine kadar sarstı, benizler soldu, yürekler elemle ve hiddetle doldu. En olmayacak şey olmuş daha düne kadar halkın çorbacı dediği Yunan’ın ordusu İzmir’e çıkmıştı, bu mazarrata bu utanca bakalım kim dur diyecekti? Halkın çoğunluğu olan biteni sessiz ve karışmadan izliyordu. Siyasette çok kere aldatılan yanıltılan sessiz çoğunluk bu kere iyice emin olmadığı yarıştan uzak duruyor halk ferasetiyle - Sabah ola hayır ola bundan ötesi okumuş adam işi bizim aklımız ermez diyerek gelişmeleri sessiz sakin izliyor büyük adamların paşaların at oynattığı siyaset meydanında bir kere daha aldanmak istemiyordu.
En son Enver Paşa’yla yola çıkmış varını yoğunu canını vermiş ama yanılmış yenilmişti. Bu safhada ülkenin kaderine ilgisiz görünen halkın ümitsiz karamsar asık yüzü başka, gizli saklı tuttuğu içinin alacası (rengi) bambaşkaydı. Millet encâm-ı kârını (son yapacağı işi) saklıyordu, çünkü bu kez çekilecek kılıç son kılıç, ateşlenecek barut son barut yakılacak mermi son fişekti. Başa muktedir bir adam, bir Kaan-komutan geçmeden, umut alevini görmeden bir adım bile atmak içinden gelmiyordu. Sessiz ve ilgisiz duran millet bu kere tedbiri baştan alacak yola çıkan öne düşen komutanı ölçecek tartacak ondan sonra arkasından gidecekti. Ordunun başına geçecek, askeri ateşe sürecek adamın vatansever, liyakatli deneyimli cesur olması gerekti. Memleketi maceraya atmayacak ölçüde diplomat, Sivil hayatı adaletle yürütecek kıratta ahlâklı, uygar ve bilge olmalıydı. Sözün özü halk; milleti içine düştüğü kara sarmaldan kurtaracak dört dörtlük bir başbuğ bekliyordu. Aslında Bumin kağandan beri Türkün töresi buydu.
İzmir’de Yunan bayraklarının asıldığı gün Samsun’da da birkaç yerde üzerinde iki başlı kartal, müzeyyen bir taç ve istavroz resmi olan Bizans bayrağı asıldı. Bu nasıl bir cüretti! Düşman yurdun birbirinden uzak iki şehrinde aynı günde bayrak gösteriyordu. Bakalım İzmir’in işgali bardağı taşıracak, millet ayağa kalkacak mıydı? Umudun göğe çekildiği kara günde milletin elini yuduğu ve kalben soğuduğu Osmanlı hükümeti kendisine duyulan son güveni de yok eden bir aciz tutum göstermiş İzmir’in işgaline sessiz kalmış, halkın yüreğini serinletecek ses getirecek bir protesto bile yapamamış, işgali kabullenmişti! İzmire çıkan Yunan birliklerini karşılamaya giden vali kambur İzzet İzmir’i Yunan’a resmen teslim etmişti.
Damat Ferit hükümeti işgalci Yunanîlerle sözde vatanın selameti için işbirliği yapacağının sinyallerini veriyor, işgalcilerle savaşmanın değil uzlaşmanın anlaşmanın yollarını arıyordu. Ama millet sessiz durmadı, öfkesini kızgınlığını haykıran mitingler yapıldı, ülkenin her yanından sayhalar çığlıklar yükseldi. Vilayetlerde kazalarda işgale karşı örgütlenen Müdafaayı Hukuk ve Reddi İlhak cemiyetleri gösteriler düzenledi, İstanbul hükümetine, İşgalci devletlerin elçiliklerine ve Avrupa kamuoyuna protesto telgrafları çekildi.
İzmir’in işgaline infial sürüp giderken İstanbul’dan Pontuscu Rum çetelerinin iyice azıttığı Samsun (Canik) havalisinde asayişi sağlayacak yetkili bir komutan gönderildiği, askeri heyetin 16 Mayısta İstanbul’dan Bandırma vapuruyla yola çıktığı haberi geldi.
İstanbul’dan bir askeri heyetin Bandırma vapuruyla yola çıktığı haberi Samsun’da fazla ilgi uyandırmadı. Halk yasak savma kabilinden idare-i maslahatçı işlerden usanmıştı, bu subayların gelişini de çok önemsemedi. Daha sonra heyetin başında Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal paşanın olduğu duyulunca durum değişti. Çanakkale savaşında 25 Nisan 1915 te Arıburnu’nda düşmanı durduran, yüzgeri denize süren, 8 Ağustos 1915 te Anafartalar zaferini kazanan (o zamanki rütbesi) Kurmay Albay M Kemal’e dair gazetelerde çıkan sitayişkâr (övücü) yazılar ve M Kemal’in kalpaklı resmi belleklerde canlandı. Çanakkale günlerinde halkın övünç ve gurur kaynağı olan resim gazetelerden kesilip alınmış, misafir odalarında vitrinlerin, aynaların üst köşesine sıkıştırılmış, kitap aralarına konmuş, çerçevelenerek berber dükkânlarına, bakkallara ve iş yerlerine asılmıştı. Aradan 4 yıl geçmiş gazete kâğıdı oksitlenmiş resim sararmış ama kimse sararan resmi durduğu yerden alıp indirmemişti. Çünkü o millete mal olmuş bir kahramanın resmiydi, şimdi o kahraman Samsuna geliyordu. Devletin içine düştüğü durumda halk aklı yettiği kadar kurtuluş çaresi arıyor ama hiç kimse başka bir devletin himayesini aklına getirmiyordu. Çünkü oldum olası Türk töresi böyle gelmiş böyle sürmüş, budun kendi göbeğini hep kendi kesmişti. Her birey başkasına açmadığı kurtuluş rüyasını bir güvenli liman bulana kadar yüreğinin tenha bir köşesinde saklıyordu. Halkın sine-i aguşunda (göğüs kafesinde) sakladığı ama hepsinin emeli bir ve tek vatanın kurtuluşu olan binlerce sır vardı. Saklanan sırlar günü gelince açıklanacak milli mücadelenin ortak iradesine katılacaktı.
Samsun etnik ve kültürel yapısı itibariyle kozmopolit bir yerdi her dinden her kavimden her soydan insanlar vardı. Şehirde kamu hayatını etkileyecek yapılacak işlere ivme kazandıracak ya da durduracak güçte etkin sosyal, ticari odaklar ve güçlü kişiler vardı. İşgalden cüret alan Pontusçu Rumlar ve ayrılıkçı Ermeniler seslerini yükselterek konuşuyor siyasi içerikli yaygara (propaganda) yapıyorlardı. Türkler neşesizdi, suskundu. İttihatçı itilafçı ayırımının düşmanlığa dönüştüğü ortamda kimin kim olduğunu bilmeden fikrini söylemek boş yere düşman kazanmaya neden olabilirdi.
Bu kaotik (karışık düzensiz) ortamda Mustafa Kemal Paşa’nın gelişi umutsuzlara umut oldu. Paşa’nın sadece milletin yararını önceleyen, partizan siyasetten uzak kişiliği itimat telkin ediyor, askeri başarıları güven veriyordu. Bu duygularla yüreği kabaran sayıca çok olmayan ama gönlü kurtuluşa kitlenmiş insanlar bir olumlu bekleyiş içine girdi. 19 Mayıs sabahı erkenden tütün iskelesine gidecek M Kemal paşayı dünya gözüyle göreceklerdi. Türklerin yüreğinde bir kıpırtı bir hafiflik vardı yıllardır unutulan artık hiç olmayacak sanılan umut uyanıyor yeniden mayalanıyordu.
19 Mayıs’tan iki gün önce Samsun’da bir söylenti dolaştı. Sinop’tan Batu’ma Karadeniz’i kolaçan eden Yunan savaş gemilerinin Bandırma’nın yolunu gözlediği, vapuru durdurup Mustafa Kemal paşayı ve beraberindeki heyet-i askeriyeyi tutukladığı ya da tutuklayacağı fısıldanıyordu. Bu söylentiyi vatanseverlere gözdağı vermek ve milletin umudunu karartmak isteyenler yayıyordu. Alınan istihbarata göre düşmanın gerçekten böyle bir planı vardı. Bu ihtimali dikkate alan Mustafa Kemal paşa 18 Mayıs günü Sinop’ta karaya çıkarak Samsun’a karadan gitmeyi düşünmüş ama Sinop’tan Samsun’a düzgün bir yol olmadığını, mevcut dağ yolunun da ilkbahar yağmurlarıyla çamur deryası olduğunu öğrenerek vaz geçmiş deniz yolunu tercih etmişti.
19 Mayıs Salı sabahı hava rüzgârlı, deniz çalkantılıydı. Gökyüzü kâh bulutlanıyor kâh açılıyor, griden maviye, maviden kızıla değişiyordu. M Kemal paşayı merak eden karşılamaya gidenler vardı. Saat 6’yı geçerken Çaltı burnu açıklarında bacasından kara duman salan küçük bir vapur göründü. SS Bandırma ufuk çizgisiyle arasında sanki beyaz buğulu bir boşluk varmış ufkun üstünde biraz yüksekte uçuyormuş gibi görünüyor ayakları suya değmeyen bir deniz kuşunu andırıyordu.
Sabahın ilk tan ışımasından, kızıl lâcivert ve eflâtunun ilk renk açımından beri elinde dürbünle Bandırma’nın yolunu gözleyen Samsun garnizonundan görevli kurmay Binbaşı Mahmut Ekrem bey rahat bir soluk aldı. Bandırma vapuru geliyordu. Gemi yaklaştıkça iskele meydanında kalabalık artıyor insanlar elini gözüne siper ederek kuzeybatı yönünden yaklaşan vapura bakıyordu. 192 tonluk küçük bir gemi olan ve su kesimi fazla derin olmayan Bandırma vapuru yaklaştı tütün iskelesi açıklarında yeşil sulara demir attı. Güvertede bekleyen hâki üniformalı, kalpaklı, kiminin omuzu sarı sırma kordonlu subayların kimliği artık seçiliyordu. En çok merak edilen Mustafa Kemal paşaydı. Orta boylu vücudu mütenasip paşanın bakışları Samsun’un arkasında uzanan dağlardaydı. Dağların ötesindeki yaylaları, ovaları, Kızılırmağı, Dicle’yi, Fırat’ı, şehirleri, Torosları, Çukurova’yı, Harran’ı, misak-ı milli içinde kalan tüm vatanı görür gibiydi. Daha karaya ayak basmadan aklında planlar kurduğu dik ve kararlı duruşundan belliydi. Binbaşı Mahmut Ekrem Bey güvertede bulunan Mirliva Mustafa Kemal Paşa’nın yanına vardı topuk vurup selam verdi “Hoş geldiniz Paşam” dedi. M Kemal paşa ve heyet-i askeriye Bandırma’ya yanaşan kayıklarla iskeleye geldiler, karaya çıktılar.
İskele meydanında bir ihtiram kıtası paşayı ve askeri heyeti sessiz bir törenle karşıladı. “Paşanın elini kalpağına götürerek selam verişinde, merhaba asker deyişinde, yürüyüşünde bir başkalık vardı ya da bize öyle geliyordu. Kutlu kişiliği aşikârdı. Yüz bin askerin içinde görsen bir bakışta komutan olduğunu anlardın. Komutanlık ona çok yakışıyordu / Hasan Tahsin KADEMOĞLU”. Paşa düşünceli ve sakindi ama ellerinden avuçlarından ince mevzun parmaklarından başını çevirip bakışından, adım atışından cevher-i can bir ısı adeta görünür bir erke (enerji) taşıyordu. Paşayı daha önce hiç görmemiş olanlar ilk görüşün aşkın intibalarıyla maşallah dediler gizli gizli nazar duaları okuyup uzaktan üflediler. M Kemal paşa ve karargâh subayları Mıntıka Oteline yerleştiler.
Samsunda yaşayan her sosyal kümeden insanlar M Kemal paşa gibi önemli bir komutanın gelişini kendince yorumluyor bu atamadan geleceğe dönük değişik anlamlar çıkarıyordu.
Osmanlı hükümeti: Samsun yöresindeki asayişsizliğe geçici de olsa bir çözüm bulduğundan ihtiyatlı bir rehavet (rahatlık) içindeydi. Bir yandan da kendisine bir ordu müfettişinden çok fazla yetki tanınan M Kemal paşadan çekiniyordu. Bu feyli başına muhtar (istediğini yapmakta özgür) ateşin ruhlu (ateşli) generalin kendi aklınca işler çevirerek hükümetin başına iş açmasından, hele de Mondros bırakışmasına aykırı bir eylem yaparak İngilizleri kızdırmasından korkuyordu.
Pontusçular: Silahlı Rum çeteleri ve onları örgütleyen Samsun Metropoliti ve diğer sivil odaklar asayişi sağlamak için Mustafa Kemal Paşa’nın gelişine hiç sevinmediler. Bu hamle asayiş adı altında ayrılıkçı Pontus hareketini hedef alıyordu. Türk paşaların kolay yenilir yutulur lokma olmadığını Rumlar iyi biliyordu üstelik Samsun’a gelen Çanakkale’de İngilizleri yenen Anafartalar kahramanıydı, çetin cevizlerin en çetiniydi! Yunan donanmasının himayesinde Rusya’dan gelecek olan binlerce silahlı Pontusçu denizden, Samsun dağlarındaki çeteler de karadan harekete geçecek Samsun olmasa da ya Terme’yi ya Çarşamba’yı birinden birini ele geçirecekti. Rum eşkıyalar böyle uçuk hayaller kurarken bir yandan da Giresun havalisinde Rum eşkıyaya hayatı cehennem eden kahraman Topal Osman Ağanın varlığından ürperiyor, ola ki Topal Osman ağa buraya gelirse diye soğuk ter döküyorlardı. M Kemal paşa Osman Ağayla işbirliği yaparsa işte o zaman halleri dumandı. Korku dağları sarmıştı. En kötü ihtimal Samsun’daki İngiliz işgal müfrezesi olası bir Türk Rum çatışmasında önce siyaset icabı yansız kalır ama Rumlar yenilirse koşar yardıma gelirdi.
İngiliz birliği: Samsun’da işgal kuvvetlerini temsil eden 200 kişilik bir İngiliz birliği vardı. Asayişi sağlamak için gönderilen askeri heyetin başında Çanakkale’de İngilizleri yenmiş bir komutanın bulunması İngilizleri kuşkulandırıyordu ama İngiliz tarafı şimdilik olayı fazla önemsemiyor, silahları elinden alınmış, orduları terhis edilmiş başkenti ve limanları işgal edilmiş, yoksul, bitkin halkın ayağa kalkarak işgale direneceğine ihtimal vermiyordu.
Yabancı misyonlar: Konsolosluklar, Reji (tütün) idaresi, Düyûnu Umumiye (Genel Borçlar) idaresi, Osmanlı Bankası, yabancı şirketler, ecnebi vapur işletmeleri (Triestino, Paque v.b.) olaya Osmanlı’nın iç güvenlik sorunu olarak bakıyor, bekle gör bakalım kim kazanacak kim üstte kim altta kalacak diyerek evvel emirde her şeyden önce kapitülasyonların korunmasına, kendi ticari çıkarlarına bakıyor, ne pahasına olursa olsun güvenli ortamın, iç barışın sürmesini istiyor, bir batılı güç olarak İngiliz askerinin bölgede bulunması işine geliyordu.
Ve Türkler: Samsunda halkın çoğunluğunu meydana getiren Türk nüfusunun sosyal profili ya da toplum katmanları nasıldı?
Yeni orta sınıf - 1830’lardan beri açılan asrî (çağdaş) eğitim kurumlarından tıbbiye, mühendishane, harp okulu, hukuk mektebi, mülkiye, sultanî (lise) ve idadilerden (ortaokullardan) mezun olmuş asker ve sivil devlet memurları, gazeteci doktor avukat gibi serbest meslek sahipleri. Bunlar Osmanlı sosyal tertibinde yeni orta sınıfı oluşturuyordu. Bu zümrenin okumuşluğu ve milli duyarlığı çok yüksekti.
Yerel Eşraf - Ülkenin işgali ve parçalanması durumunda yabancı uyrukluğu elde eden gayrimüslimlerin cemiyette ön alması Müslüman eşrafın tüm imtiyaz ve önceliklerini kaybetmesi demek olacaktı. Başlıca bu nedenle ve ayrıca ananelere bağlı ve göreceli olarak dindar olan eşraf milli cephede toplanıyordu.
Toprak sahipleri - Ülkenin işgali durumunda toprak sahipleri mülklerini ve saygın konumların ebedi kaybedeceklerdi. Toprak sahipleri arasında milli mücadeleye taraf olmaktan öte yiyecek ve para yardımı yapan, sığınacak yer gösteren hatta milis kuvveti toplayarak savaşa katılanlar da vardı.
Müslüman tüccar – Osmanlı tabiiyetinin yanı sıra bir kısmı yabancı uyrukluğu da alan Ermeni ve Rum tüccarların ve işbirliği yapan ortak ecnebi sermayenin bulunduğu piyasada Müslüman tüccarlar daima geri planda kalmış bir sınıftı. Kapütülar sistemin sağladığı hukuksal güvenceler ve Avrupa sanayiinin ezici üstünlüğü karşısında sessiz kalan, siyasi temalara ilgisiz bir zümreydi.
Kayıkçılar - Çaparcılar Samsun çok sayıda yolcu ve yük gemilerinin geldiği hareketli bir ticaret limanııydı. Bu gemilere yük taşıyan yük indiren sayıca kalabalık iyi örgütlenmiş kayıkçı çaparcı ve hamal esnafı vardı. Çaparcılar kâhyası, kayıkçılar kâhyası ve hamalbaşılar bu meslek guruplarını yönetiyordu. Kâhyalar bir dediği iki edilmeyen çok güçlü, kendi nüfuz coğrafyasında bir general kadar sözü geçen adamlardı. Emrinde önemli bir kol gücü olan kâhyalar ve onlara bağlı kayıkçılar çaparcılar ve hamallar hep Kuvayı Milliyeden yana oldular.
Köylü – Canik yöresinde Rum çeteleri çoktandır gizli gizli silahlanıyordu. Metropolitin papazların ayarttığı Rumlar olmayacak Pontus hayalleriyle köyleri basmaya evleri ahırları samanlıkları yakmaya yol kesmeye, kaderde kederde yıllar yılı arkadaşlık ettikleri komşularının canına kast etmeye başlayınca Türkler de ister istemez silahlanmış malını canını savunmaya başlamıştı. Yörede asayiş meselesinin aslı astarı bu Rum eşkıyaların çıkardığı olayların önünün alınması ve çetelerin yok edilmesiydi.
Mustafa Kemal Paşa’nın şöhretini duymuş ama zatını görmemiş olanlar Paşayı gördükten sonra milli mücadelenin kazanma şansı olduğuna inandılar, ikna oldular, Paşanın göz kamaştıran bir kişiliği vardı, bundan iyisi can sağlığıydı. M Kemal’in karizmatik kişiliği savaş kahramanı asker kimliğiyle birleşince Türklerin İslam öncesi Ortaasya’dan beri benimsediği ve itimat ettiği en başat değerler (akıl ahlak karizma ve cesaret) Mustafa Kemal Paşanın zatında buluşmuştu. Halk seçimini yaptı paşanın arkasından gidecekti! İnsanlar ümide hasret kalmış ümide susamıştı M Kemal Paşanın varlığı ümitsizliği ortadan kaldırdı umudu mayaladı. Okumuş eğitimli Türkler millicilerin düşünen aklıydı. Az konuşan, her ihtiyaç anında yardıma koşan, sessiz emekçiler kuvvacıların pazu gücü ve yaratıcı maharetli ustaları olarak milli mücadelede yerini alacak bundan böyle Mirliva Mustafa Kemal Paşanın peşinden gidecek buyruğuna intizar edecekti. Bu sosyal örgütlenme ahilerin meslek örgütlenmesi modeliyle benzeşen ve Türk milletine has bir duruştu. Elinden iş gelen genç yaşlı çırak kalfa usta az konuşan çok iş yapan el becerisi sahibi Türkler yaklaşan milli mücadeleye şevksiz şüphesiz katılıyordu. Hem de öncü subayların ve aydınların yanında olmak övünç ve gurur veren bir ayrıcalıktı.
Mustafa Kemal Paşa Samsun’da kaldığı 7 gün içinde yaptığı temaslarda edindiği bilgilerle nerede ne olup bittiğini asayiş durumunu öğreniyor bir yandan telgrafla iletişim kurduğu müdafaayı hukuk cemiyetlerinden, kolordulardan, sancak, vilayet ve kazalardan gelen haberlerle, idarenin, halkın ve askeriyenin nabzını tutuyor, gelişmelere, değişen iç ve dış siyasi konjonktüre göre kurtuluş stratejisini güncelliyordu. Bu aşamada Mustafa Kemal Paşa’nın önündeki en büyük görev: Savaş yorgunu Anadolu’yu ayağa kaldırmak, bir kısmı miskinlik derekesinde günü birlik yaşayan yoksul halk tabakalarını ulusal topyekûn bir savaşa ikna etmek inandırmaktı! Milli heyecanı halka aşılamak, kurtuluş idealini yoksul, yorgun, yenik ve mecalsiz bir kitleye anlatmak, onların desteğini kazanmak! Milli mücadele milletin birliği ve katılımı olmadan kazanılamazdı Bu çok büyük bir işti ama Mustafa Kemal Paşa tüm bu sorunların üstesinden gelecek kıratta stratejik öngörü, askeri zekâ, kurmay deneyimi, sabır, erke (enerji) ve inanç sahibiydi.
Gün be gün aralıksız çekilen telyazılarda en seçkin özenli kesin yalın ciddi ve resmi, gereğinde rica eden gereğinde buyurgan askeri bürokrasi dilinin usta hatibi M Kemal paşa kullandığı beliğ lisanın ikna ve ifade gücüyle uzaktan ve birbirini görmeden muhatabını kendi yanına kazanıyor, muhatabında yüzde yüz asker ve yüzde yüz devlet adamı intibaını uyandırıyordu.
Milletin güç zamanlarda zuhurunu (ortaya çıkmasını) beklediği başbuğ (önder) olduğunu ihsas eden (hissettiren) kendinden emin tümceleri telyazının karşı yakasında mesaja muhatap olan (iletiyi alan) kişiyi kilometrelerce uzaktan etkiliyor Paşanın tartışmasız liderlik vasfını kabul ettiriyordu. Mustafa Kemal Paşayla iletişimde (telgraf muhaveresinde) bulunanlar bir süredir beklenen milli liderliğin Mustafa Kemal Paşa’nın zatında (kişiliğinde) belirdiğinin idrakine varıyor milli konularda artık kime danışacağını, kimden emir alacağını biliyordu. Bu vadide milletin eli ayağı dili dudağı olan fedakâr telgrafçıların dinmez tükenmez uykusuz saatlarca süren canfeda mesaileri büyük kahramanlıktı. Meçhul asker gibi bir meçhul telgrafçı anıtı henüz yapılmadıysa eğer mutlaka yapılmalı kahraman telgrafçıların hatırası ölümsüzleştirilmelidir.
Mustafa Kemal’in milli mücadelenin başbuğu olarak benimsenmesi elbette uzaktan uzağa kendiliğinden ve sadece telyazı muhaberatıyla olmadı aksine halk nezdinde en çok etkili olan paşanın Samsun’da ve sonradan gittiği Kavak’ta, Havza’da, Amasya’da ve yol boyunda durulan nahiye ve köylerde bizzat halkla doğrudan tanıştığı sarmaştığı el sıkıp musafaha ettiği, oturup çay kahve içtiği, peynir ekmek, yufka soğan, yağda yumurta yediği, yoğurda ekmek doğradığı, görüşüp konuştuğu dertleştiği, toplantı mekânlarında, camide cuma hutbelerinde kurtuluş ilkelerini anlattığı, halkla hemhâl olduğu (birbirinin halinden anlamak, aynı ruh halini paylaşmak), çeşme başlarında, yörük obasında, katır ve deve kervanlarında, yolda rasladığı sırtında kepenek ve elinde bir âsâyla sürü güden çobanlarla sohbetinde, kasaba çarşılarında demirci, bakırcı, keçeci, çuhacı nalbant bakkal her türden esnafla olan temasında, çardak altlarında, kahvehanelerde köy odalarında oldu. Görüşmeler tek taraflı değildi Mustafa Kemal Paşa halktan ve halk Mustafa Kemal Paşa’dan çok şey öğrendi çok kazanımları oldu halkın ve önderin manevi değerleri hayata bakışları, kurtuluş vatan ve mukaddesat üzerine duyguları birbiriyle uyum sağlamış imtizaç etmişti. Bu uyum kurtuluşun inanç kaynağını oluşturdu. İnsanlar ümide hasret kalmış umuda susamıştı M Kemal Paşa’nın varlığı umutsuzluğa son veriyor, umudu mayalıyordu.
Paşa nasıl halkta aradığı cevheri arayıp bulduysa halk da Paşa’da aradığı hayal ettiği Komutan –Kaan’ı bulmuştu. Bu sabırlı umutlu arayış kutlu bir buluşmayla son buldu, arayan da bulan da birbirinden razı oldu. Bu tarihi uzlaşmayla ata millet işbirliğinin temeli atılmıştı. Mustafa Kemal Paşa artık kurtuluş manifestosunu yeri geldikçe safha safha sayfa sayfa açıklayacak her attığı adım bir öncekinden daha muhkem olacak kervana katılanlar artarak büyüyecek kurtuluş andı yayılacaktı. Böyle asumanî (göksel ilahi) bir gücün önünde hangi ordu hangi güç durabilirdi!
M Kemal paşanın Havza genelgesinde İzmir’in işgalini protesto etmesi, milleti işgale karşı direnişe çağırması İstanbul’da işgal kuvvetleri komutanlığının gözünü açan düşmanı uyandıran işaret oldu. İngilizler İstanbul hükümetine bir ültimatom (emirname) yazarak bu tutumun Mondros bırakışmasına aykırı olduğunu, paşanın derhal görevden alınarak İstanbul’a çağrılmasını istediler. Osmanlı hükümeti İngiliz isteğini derhal ve aynen kabul etti. Paşa’ya telyazı çekerek hemen İstanbul’a dönmesini bildirdi. Bu olay Mustafa Kemal Paşayla İstanbul hükümeti arasındaki bağları ve iletişimi kopardı, son nokta kondu, ayrılık vaki oldu. M Kemal paşa askerlikten atılma ve rütbelerini kaybetme pahasına bu isteği reddetmişti. Gerekirse bir er olarak ve kanının son damlasına kadar mücadeleyi sürdüreceğini millete hizmete devam edeceğini hükümete bildirdi.
Bir yanda kuvvacı birlik günden güne büyürken buna koşut olarak işgal altındaki İstanbul hükümetinin Millicilere savurduğu tehdit dolu blöfler karşılık bulmuyor saman alevi gibi sönüyordu. İstanbul’dan çekilen mesajların geçerliği ve devlet emri olarak dinlenmesi ve ifası (uygulanması) hızla azalırken öte yanda M Kemal paşanın liderliği perçinleniyor, mutasarrıflar, valiler, kaymakamlar artan sayıda Paşa”nın safında yer alıyordu. Yurdun üzerine sanki bir büyük terazi kurulmuştu kefenin birinde kuvvacılar diğerinde İstanbul hükümeti vardı. Terazinin millici yanı ağır basarken hükümet yanı eksilerek boşalıyor tarihin kefesi Saltanattan Cumhuriyete ağıyordu.
Bu olaylar dizisi aslında Kurtuluş Savaşı sürecinde saklıca sessizce ve gerek iç isyancılara gerekse istilacı düşmanlara karşı kazanılan her bir askeri başarının ardından bir adım atılarak milli iradenin tedricen (yavaş yavaş adım adım) el değiştirmesi, bayrağı taşıma görevinin Osmanlı’dan Cumhuriyete geçmesiydi. De fakto (gerçek fiilî) durum Anadolu yaylasında yaşanan su kadar yalın, taş kadar katı olayların, topla, tüfekle süngüyle yapılan, şehitler verilen gaziler edinilen savaşlarla vuku buldu. Yaşanan inanması zor olaylar masal efsane değil hakikatti, Ergenekon’dan çıkış kadar büyük tarihsel bir olaydı. 19 Mayıs 1919 Büyük Türk devriminin ilk adımı milli yazgının köşe taşı, dönüm noktası olarak tarihe geçti. 19 Mayısı sadece bir bayram olarak kutlamak yetmez, onda yüklü olan ulu mânayı anlamak özümlemek gerek.
Bu konuda bilinmesi gereken bir başka nokta; 19 Mayısın Mustafa Kemal Paşa’nın kariyerinde nasıl etkili olduğudur. Aşağıda kısaca özetin özeti olarak yazılan olaylar dizisi aslında bir doktora konusu olacak kadar büyüktür.
Çanakkale’de ve dünya savaşında atandığı görevlerde hep bir asker (komutan) olarak gördüğümüz Mustafa Kemal paşa 19 Mayıs’ta Samsun’a çıktıktan sonra yine hükümet adına görev yapan yetkili bir komutan olarak hareket ediyordu. Oysa paşanın gönlünde yatan aslan; vatanın mahdut bir bölgesinde asayişi sağlamakla sınırlı bir görev değildi, aksine işgale uğrayan tüm Anadolu’nun kurtuluş planıydı. 9.ordu müfettişliği görevini bu amaç için kabul etmiş bu amaç için Samsun’a gitmişti. Damat Ferit hükümetinin, paşanın Havza genelgesinde (28 Mayıs 1919) halkı işgale karşı uyarması, direnişe çağırması, milis kuvvetlerin kurulması v.b. kurtuluşçu ilkeleri dikte eden bildiri İngilizleri ve Damat Ferit hükümetini çileden çıkardı. Belki de; Sadrazam Damat Ferit, Mustafa Kemal’in Havza Genelgesinde satır aralarında gizli bağımsızlık fikrini okumuş ve bunu saltanata karşı bir tehdit olarak değerlendirmişti. M Kemal paşa hükümetin İstanbul’a dönme çağrısını (emrini) reddetti, askeri kariyerini yakma pahasına milli mücadeleden yana tavır alarak gemileri yaktı görevinden istifa etti. Artık sade bir vatandaş olarak mücadeleye devam edecekti.10 Haziran 1919’da kesinleşen bu ayrılık M Kemal paşanın kariyerinde yeni bir sayfa açtı. Paşa bundan böyle hem askeri hem de siyasi liderliği üstlenecekti. Bu birleşik iki sıfat millet nezdinde paşaya yeni bir mevki kazandırdı. Komutan olmaktan ileri Askeri-Siyasi Önder ya da Başbuğ konumuna yükseldi. Sakarya zaferinden sonra Gazi ya da Gazi paşa adı milletçe benimsendi.
Mustafa Kemal Paşa’nın Havza Genelgesiyle başlayan askeri-siyasi liderlik süreci Amasya protokolüyle Erzurum ve Sivas kongreleriyle gelişerek 23 Nisan 1920’de tepe noktasına ulaştı, Büyük Millet Meclisinin açılışı paşanın siyasi liderliğini perçinledi. İleriki süreçlerde Temsil heyeti riyaseti, Millet Meclisi başkanlığı gibi adlarla anılan makam Türk devletinde siyasi güç kaynağının artık değişim sürecine girdiğini iktidarın saltanattan halka geçtiğini gösteriyordu. Devlet başkanlığı makamı cumhuriyetin ilanından sonra Reisicumhur adıyla resmiyet kazanacaktı.
S O N











