Palazoğlu Erkek Kuaförü

Fındığıyla meşhurdur bizim buralar… Yat fındık, kalk fındık… Şehrin her yerinde adına “Manav” dediğimiz fındık tüccarlarıyla karşılaşacaksın, şaşırma.
Manavların yoğunlaştığı, Yenimahalle-Eski otogar ve Zübeyde Hanım Caddesi arasında kalan o bölgeye, fındık sektörü aktörleri “Tahtakale” adını takmıştır.
Murat Abi, Tahtakale’de “Palazoğlu Erkek Kuaförü” nü çalıştırıyordu ilk tanıştığımızda, oğlu Aşkın’la beraber. 2000 yılına ya yeni girmiştik ya da o muhteşem milenyuma az bir zaman vardı… Düzayak, yekpare camekânlı, üç koltuklu, mis gibi sabun kokan, her daim Ferdi Tayfur şarkılarının çaldığı ve duvarlarında Ferdi Tayfur’un en afili fotoğrafları, posterleri asılı, ha bir de sarı kanarya kuşu şakımasıyla şenlenen kiralık bir dükkândı Murat Abi’nin ekmek teknesi. O sarı kanaryadan mütevellit mekânın Fenerbahçeli olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı?
Zayıftı, dal gibiydi Murat Abi, uzun yüzü kemikliydi, maharetli elleri de kemikliydi, parmakları güçlü ve uzun… Öyle bir tatlı dili vardı ki… Lafı dolandırmazdı, kabalaşmadan, kasten kalp kırmadan, eğmeden bükmeden konuşurdu Murat Abi. Nerede denk gelsek “Ooooo nassın Birolum” diye verirdi selamı. Zaman olurdu, ayaküstü dakikalarca sohbet eder, zar zor yol verirdik birbirimize. Yani severdi Murat Abi beni, ben de onu… Aşkın askere gidince berber değiştirmiştim, bir kere bile gönül koymamış, tek sitemi “gel bi çayımı iç” olmuştu. O, üç beş kuruşluk çıkarın değil, bir ömürlük dostluğun derdindeydi. Güzel adamdı güzel!
Çocuklarına karşı da sevgi doluydu Murat Abi… Aşkın’ı tam bir esnaf olarak yetiştirmişti. Aşkın da babası gibi uzun ince, kemikliydi… Ağzından bir kelimecik kötü söz duymadım yeminle. O berber dükkanındaki Ferdi Tayfur rüzgârının esas müsebbibi Aşkın’dır. Aşkın’ın tek lüksü de Ferdi Tayfur olsa gerekti. De ki “Aşkın Ferdi Tayfur konseri var, Fizan’da” valla kalkar giderdi, öyle bir hayranlıktı yani. Şimdilerde durum nedir bilmiyorum ama çok da değiştiğini sanmıyorum. Şu pandemi günleri bir geçsin hele mekâna bir uğrayıp hasbihal edip durumu yerinde görelim.
2021 yılının başlarıydı, şubattı… 2 Şubat 2021… Sosyal medyada Murat Abi’nin güleç bir fotoğrafı dönüyor… “Kalp krizi” diyor, “kurtarılamadı” diyor, “öldü” diyor…
Bazı insanlar vardır, kendi köşesinde kendi payına düşeni yaşar gider. Bir zaman sonra en yakınları dışında hatırlayanı da hatırlatanı kalmaz. Yosun tutan taşlar gibi zamanın doğasına karışır giderler. Palazoğlu Murat Öztürk dedikleri adam, öyle maceralara karışmış, yeri göğü sallamış bir hikâyenin adamı değildir ama o, bu dünya penceresinden öyle nahif nahif bakarken gözüme ilişmiş, hayatıma dokunmuştu işte… “Söz uçar yazı kalır“ demiş adını sevdiğim atalar; mademki geçmiş bu dünyadan Murat Abi, yazıyla yaşatmak boynumuzun borcudur!
İki oğlu bir kızı var Murat Abi’nin… Kız, en büyükleri… Oğlanları tanıyorum da kızı tanımıyordum. Bir gün, akşam, iş çıkışı, eve yürüyorum. İş çıkışları genelde mendebur olurum. Alışverişi hep aynı yerlerden yaptığımdan huysuzluğuma aldırmaz fırını, kasabı, büfesi… Peynir almak için yeni açılmış bir şarküteriye giriyorum. Şarküterinin adı da “Kaya Çiftliği”… Adına takmışım zaten! “On adım dükkân, adı çiftlik” diye içimden veryansın ediyorum. ( Zamanla tüm o veryansın tersine döndü tabi, şimdi çok seviyoruz birbirimizi, reyondaki, tezgâhtaki o çocuklara laf söyletmiyorum, benden ziyade asabi müşterilere. Höt diyene çemkiriyorum ya, o çocukların sesi oluyorum tabi, seviyorlar. Ha bir gün bileği sağlam birine denk gelirsek o da nasip artık) Neyse, sepete attım bir şeyler, güleç yüzlü bir kız;
“Birol Abi nasılsın?” dedi.
Tanımıyorum ama bu gülümseme de pek yabancı gelmiyor. Anladı tabi tanıyamadığımı.
“Tanımadın değil mi abi?” dedi.
“Yok valla” dedim, gülümseyerek.
Hey yavrum hey, o zamanlar böyle maske, mesafe, hijyen bilmem ne yoktu. Koronavirüsmüş, pandemiymiş, entübeymiş, filyasyonmuş adını sanını duyan yoktu.
“Abi ben Murat Usta’nın kızıyım” dedi ve Allah inandırsın, bir an bile tereddüt edip de “Hangi Murat” demedim, düşünmedim.
Yunus Emre, Şeyh Tabduk Emre’nin dergâhından uzak kalır epey bir zaman. Bu zaman zarfında Şeyh’in gözlerinin feri söner ve âmâ kalır Koca Tabduk Emre. Yunus, çıkar gelir kahrı dolunca, yatar Şeyh’in eşiğine. Bir zaman sonra Şeyh belirir eşikte, ardında, yanında yöresinde müritleriyle. Asası Yunus’a dokunur.
“Kim var orada?” der.
“Yunus” der müritlerden biri ve tam devamını getirecekken Yunus, sağ elinin işaret parmağını dudaklarına götürür ve sessiz bir “hişşşt” çeker. Susar mürit!
Tabduk Emre’nin o âmâ gözlerine fer gelir sanki.
“Bizim Yunus mu?” der.
Yunus fırlar ayağa, sarılır Şeyh’inin ellerine.
“Yunus yoluna kurban Şeyhim! Elbette senin Yunus“ der.
Murat Abi’nin kızıyla tanışmamızı ne zaman hatırlasam aklıma bu hikâye gelir hep. “Murat Usta” dedikleri, hiç tereddütsüz “Murat Abi” dediğimdir, Tabduk Emre unutmazlığıyla…
İşte bende böylesine bir izi olan o güzel adamı yazayım dedim ve Aşkın da ne lazımsa paylaştı benimle.
1957 yılında Delikkaya Köyü’nde doğar Murat Öztürk. Bakma “köy” dediğime, 2013 yılında Ordu, Büyükşehir olunca( Her ne kadar Ordu’nun bir ucundan bir ucuna bir saatte yaya gidebilmek mümkünken…) kırk yıllık Delikkaya da oldu mu sana “Mahalle” ama bendeki de eşşek inadı, hep “köy” diyorum bu yeni “mahalle” lere.
Yoksul bir ailenin ortanca çocuğu olarak doğar Murat Öztürk, yokluğa, yoksulluğa. Bir abisi, bir kız kardeşi vardır… Zaten o dönemler, buralarda yoksul olmamak ayıp gibi bir şeydir, tuhaf bir şeydir. İki el bir baş içindir ve haram yemek ölüm demektir. Tekmil o yoksul insanlar bir lokma helal ekmeğin davasındadır. Çocukluğu çobanlıkla, bağ bahçe işiyle geçer, diğer tüm akranları gibi.
1964 yılında Delikkaya Köyü İlkokulu’na kaydı yapılır. İlkokul bir ve ikinci sınıfları burada okur. Üç ve dördüncü sınıflar için Ordu’ya gelir, abisiyle birlikte. Altun Ninesinin yanına yerleşirler ve Merkez İlkokulu’na devam ederler. Bir de böylesi hâller vardır, çocuklar emanet bavul gibi birilerine bırakılır, okusun diye… İlkokul beşinci sınıf için tekrar köyüne, köyündeki okuluna döner Murat Öztürk ve nihayet mezun olur.
Yoksulluk demek esasen fırsat eşitsizliği demektir, enikonu… Murat Öztürk’ün de eğitimini devam ettirecek fırsatı yoktur artık. Keza ilkokulu bile asker mektubu misali elden ele dolanarak tamamlayabilmiştir. Allah bilir ya, ilköğretim zorunlu olmasaydı belki o kadarı bile olmayacaktı.
Bu defa ekmek davası peşine düşer Murat Öztürk; yaş on dört… Köprübaşı civarında Kazım Usta’nın berber dükkânına çırak girer. Çırak deyip de geçme, esaslı bir ustanın yanına çırak girmek ve de orada sebat etmek, birkaç yıla altın bileziği bileğe takmak demektir.

Yaş on altı dediğinde Konak Sineması civarında, Alembeyli Tahsin Ersoy’un berber dükkânına kalfa olur ve askere gidene kadar da orada çalışır. Tabir yerindeyse artık saç, sakal kılı soluyup, yutarak ekmeğini kazanmaktadır ve mesleğini de çok sevmektedir. Murat Öztürk, mesleğini her daim aşkla yapmış, hiç hafifletmemiş ve hep saygı duymuştur. O makas, o makine, o ustura, jilet, kantaşı onun rızkının sebebidir. Emeğinden ve yeteneğinden gayrı hiçbir şeyi olmayan Murat Öztürk, hep çalışmış ve çok şükretmiş; çocuklarını da bu düsturla yetiştirmiştir.
Yaş yirmi dedi miydi vatan borcudur diye koşar askere. İzmit Gölcük’te guguk gibi bir bahriyelidir Murat Öztürk!
Murat Öztürk!
Ordu!
Emret komutanım!
Askerden dönünce yine Tahsin Usta’nın yanına girer ve yirmi beş yaşına kadar da orada çalışır. Saç kes, sakal tıraş et, bıyık düzelt, kulak tütsüle, burun kılı çek… Ekmek davası bu, herkes tutturacak bir yol, çaresi yok. Ne iş yaparsan yap, ister çöpçü ol, ister ırgat; helaliyle ve de aşkla yap! Murat Abi’ye bakınca insanın berber çırağı olası gelirdi.
Yirmi altı yaşındayken Akpınar Sağlık Ocağı’nda Gönül Ebe ’ye gönül verir ve karşılık görür, 1983 yılında evlenirler.1984 yılında da ilk çocukları dünyaya gelir, bir kızları olur. 1986 da bir oğulları ve 1995’te de ikinci oğulları dünyaya gelir. Eşinin işi gereği on yıl Akpınar Köyü’nde ikamet ederler. Köylerimizde sağlık ocaklarının faal olduğu ve içinde doktorunun, ebesinin, hemşiresinin tekmil hazır olduğu yani köylerin harbiden köy olduğu o çağa bir selam vermeden geçmek olmaz… Murat Öztürk tam on yıl Akpınar Köyü’nden Ordu’ya gelip giderek mesleğini devam ettirir. Çocukların daha iyi şartlarda eğitim görmesi için Ordu 3 Nolu Sağlık Ocağı’na tayin aldırır eşi ve aile Ordu’ya taşınır. Ordu’nun ilk sitelerinden biri olan Kuğukent Sitesi’nde kendi dairelerine taşınır aile. Bu arada Konak Sineması civarına bir berber dükkânı açmıştır Murat Öztürk ve bir zaman sonra dükkânı Yürür İşhanı civarına taşır. Çırak, kalfa derken ustadır Murat Öztürk, dükkân sahibidir.
Endüstri Meslek Lisesi civarı, Tahtakale derken, tam kırk üç yıl saç ve sakal kılı soluyup, saç ve sakal kılı yutarak ekmeğini en helalinden kazanan Murat Usta, ta tıfıllığından beri yetiştirdiği Aşkın’a el verir, sonra da dükkânın anahtarını verip emekliye ayrılır.
Emekli olur olmaz da soluğu köyünde alır. Bağ bahçe işine verir kendini. Denk gelirdik bazen, hiç olmadık yerlerde.
“Fındık kaç para Birolum” derdi misal.
“La abi sana ne fındık fiyatından, üret işte, sanki başka işin var” derdim, gülerdik.
Cömertti Murat Abi, eline de yüzüne de gönlüne de cömert adamdı. Çocukları, çevresi onu bu cömertliğiyle hatırlayacaktır hep!
Ailesine düşkün, huzuru ve mutluluğu ailesinde bulmuş, ahlaklı bir adamdı Murat Abi. Torunları oldu, dünya gözüyle torunlarını gördü ve ilk tıraşlarını bizzat yaptı, sevgi sözcükleriyle.
Tamam öyle vekil vükela, han sultan, kahraman yaman değildi ama altmış dört yıl da çok azdı bu adam için be! Yani ne zaman aklıma düşse yüreğim bir “cızzz” eder. Bunca yazdım, çizdim, bunca hukukumuz oldu, siyasetten hiç konuşmadık misal, futboldan hiç konuşmadık, din gibi hassas mevzulara hiç girmedik. Murat Abi’nin yoksa bir diploması yoktu; sevdikleriyle siyaset, futbol ve din konuşulmayacağını gayet iyi tespit etmiş bir bilgeydi. Esnafın ondörtlüsüydü Murat Abi.
Edip Cansever’in “cızzz” dedirten dizeleriyle bitirelim bu faslı da;
Ahmet Abi
güzelim
bir mendil niye kanar
Diş değil
tırnak değil
bir mendil niye kanar
Murat Abi… Güzelim… Ruhun şâd, mekânın cennet olsun…













