top of page

Gençlik Parkı ve Ömer Dayı’nın Deniz Özlemi

ree

Eylül sonu fındık toplanmış harman alınmış fındık mağazaya konmuştu. Coşkunoğlu Ömer dayı (Ömer Coşkun) güneşli sarı sonbahar geçmeden başkent Ankara’ya gitmek İstiklâl savaşının anılarını yaşatan ilk Büyük Millet Meclisi, Hacı Bayram Veli Camii, Zafer anıtı gibi kutlu mekânları ve modern Ankara’yı dünya gözüyle görmek istiyordu. Bu mevsimde Kale çok güzeldi ayrılık zor olacaktı ama başkenti görmek için birkaç gün ayrılığa katlanacaktı. Bolamanlı bir arkadaşıyla birlikte yola çıktılar otobüs Ankara’ya akşam geldi. İki arkadaş Ulus’ta Cihan Palas otelinde bir süre dinlendikten sonra Gençlik parkına gitmek üzere sokağa çıktılar. Ilık bozkır gecesinde sokaklar kalabalıktı parkın ışıkları gökyüzünü aydınlatıyor yaklaştıkça kalabalık artıyordu. Gençlik Parkının ortasında büyük bir havuz ve bir de Luna park vardı.

Atlıkarınca, dönme dolaplar, çarpışan otomobiller, gondol, zincirli salıncak, kamikaze uçak, uçan daireler, atış poligonları, kuvvet denekleri, konuşan maymun, korku tüneli, komik aynalar, duvarda yürüyen motosiklet gibi çeşitli oyunların ve eğlence çadırlarının yer aldığı Luna parkta lokantalar, büfeler kafeteryalar, dondurmacılar, küçük orkestralar ve daha neler neler vardı. İki arkadaş ışıl ışıl yapma dünyayı hayranlıkla izliyorlardı.

Luna Parkın göz kamaştıran ışıkları, podyumlardan yükselen müzik sesleri, dönen tırmanan yükselen mekanik adrenalin oyunları. Burada Bolaman’ın yalın durağan yaşamını çağrıştıran hiçbir şey yoktu. Aksine Gençlik parkı görülmedik bilinmedik sayısız harikalarla doluydu. Uzaktan ilk bakışta adrenalin oyunları çekici geliyor hareketli mekanik oyuncaklara binmek kolay görünüyordu. Ama gel gör ki yanına yaklaşınca kulak tırmalayan metalik sesler, dönen çarklar zincirler kayışlar dişliler uçan daireler, yerden kalkıp göğe tırmanan sonra durur gibi yavaşlayan birden hızlanarak inişe geçen adeta gökten düşen kızaklar, salıncaklar, dönerek yükselen uçan daireler insana ürküntü veriyordu. Ömer dayı arkadaşına döndü - Ben canımı yolda bulmadım! Dedi.

Sesli sesli bağrışarak yaşanacak heyecanları görülecek harikaları sayıp döken, müşteri çağıran hatta insanları kolundan tutup içeri alan çığırtkan simsarlar, oyun alanına yaklaşanı, durup seyredeni, girsem mi girmesem mi diye tereddüt edeni yakalayıp çeker - Aman ne oluyor demeden makinaya bindiriverirler. En iyisi bu mekanik oyuncaklara çok yaklaşmamalı uzak durmalıdır.

Ömer dayı ile arkadaşı bir türlü nereden hangi oyundan başlamaya, hangi heyecanı önce yaşamaya karar veremezler. Dönüp dolanan göğe yükselen dolapların içinde uçuşan insanların çığlık atarak bağrışarak eğlendikleri sayyârelere (gezegenlere) bakıp dururlar. Korkulu oyunların herbirine bir bahane bulurlar. Sonunda görmek için en güvenli iki oyun seçilir çarpışan otomobiller ve aynalı dolaplar. Aynalı dolap çok eğlencelidir içbükey dışbükey çeşit çeşit aynalar görüntüyü çarpıtır insanı zürafa gibi uzatıp cüce gibi kısaltır.

Aynalı dolaptan neşeli çıkan Ömer dayı uzakta bozkırdan esen gece yeliyle suları ürperen büyük havuzu görür. Havuz karanlıkta olduğundan daha büyük görünür. Denizi çağrıştıran bu manzara Ömer dayıyı esir almış gönlünü çalmıştır. İki arkadaş bakışıp göz göze gelirler. Bu resimde sahil çocuklarını çeken bir gizemli duygu yüklüdür. Arkadaşlar hemen bir sandal kiralar. İki yoldaş sonunda Luna parkta aradığını bulmuştur en iyi bildikleri oyun budur. Ömer dayı çocuklar gibi sevinçlidir – Çoktandır kürek çekmemiştim meğer denizi özlemişim! Der. Aslında Bolaman’dan denizden ayrılalı daha bir gün bile olmamıştır üstelik Kale’de kumsalda çekili bir kayığı vardır.

Havuzun orta yerinde kürekleri salıp birer sigara yakarlar. Suya yansıyan renkli ışıkları, çiçek gibi açılan yükselerek saçılan fıskiyeleri, havai fişekleri, dönme dolapları, uçan daireleri, neşeli kalabalıkları uzaktan seyreder, müzik dinlerler. İki saat çabucak geçer, iki arkadaş Gençlik parkını görmekten ve havuzda kürek çekmekten mutlu kol kola girerek otele dönerler.

Raslantı bu ya o gece Gençlik parkında gezinen başka bir Bolamanlı Ömer dayıyla arkadaşını görmüş hemşeriler ayaküstü görüşmüştür. Ömer Dayı’nın havuzda sandal sefası yaptığı Bolaman’da duyulur, mizah konusu olur. - İlahi Ömer dayı koskoca Gençlik parkında yüz çeşit eğlence varken sen hiçbirini beğenmedin gittin kayık kiraladın bozkırın ortasında havuzda beş karış suda kürek çektin madem kürek çekecektin Gençlik parkına gitmeye ne gerek vardı küreğin alâsını (en güzelini) Kale’de çekerdin! Diye konuşur eğlenirler.

Ömer dayıya takılmak isteyenler sanki yeni duymuş gibi - Ömer dayı Gençlik parkında havuzda kayık kiralamış kürek çekmişsiniz doğru mu? diye sorarlar Ömer dayı - Ne olmuş yani denizi göresi gelmek (özlemek) ayıp mı günah mı! der önce çocuksu bir tavırla bu şakaya gücenmiş gibi yaparak sırtını döner sonra gülerek

– Evet kayık kiraladık havuzda dolaştık, demek halâ bizde bir parça gençlik kalmış! Diyerek şakayı neşeyi paylaşırdı.

Eski Kale’nin en tatlı en hoş kimseyi kırmayan en hatırnaz büyüklerinden Ömer Coşkun dayımız ışıklar içinde uyusun bu vesileyle kendisini sevgiyle rahmet duasıyla anmış olalım.

 

HAFIZIN ATI

Bulutlu fırtınalı bir bahar günü Yenipazar`da Yerebasmaz hafızın ahırında rengi simsiyah bir tay doğdu. Siyah tay anasının karnından çıkar çıkmaz üstüne doğduğu saman yığınında debelenerek zıp diye ayağa kalkmış bacaklarının üstünde zor dururken yavrusunu yalamak isteyen kısrakla inatlaşmıştı. Sütten kesilip şeker ve mısır yemeye yettiği ilk taylığında bile çok haşarı ve inatçı bir yavruydu kişnediği zaman yere göğe sığmayan sesinin tiz ve hırçın titreşiminden ağaçlarda yapraklar sallanır soprano tay kişnemesi kilometre uzaktan duyulurdu. Arkasından koştuğu sütünü emdiği anasını başıyla dürter, itekler, kuyruğunu ve başını asabi sallar diklenir kendisine yular bağlamak ve daha sonra da gem vurmak isteyenleri ısırmaya kalkar tepilmemek çifte yememek için yanına yaklaşmayan uzaktan bakanlara bile dudaklarını kısarak dişlerini gösterirdi. Yerebasmaz Hafız’ın uşakları siyah tayı 5-6 aylıkken terbiye etmeye çalıştılar. Mustafa (Yerebasmaz) ağabey ona hiç heves etmedi tayla en çok ilgilenenler Nurettin Hüsamettin Mazhar ve İsmet kardeşlerdi. Siyah tay kardeşlerin herbirini gem almaz hırçınlığıyla, çifte atma huyuyla dişlek sırıtkan yüz ifadesiyle ürküttü bıktırıp kaçırdı. Siyah tay en son Yerebasmaz hafız’ın atlarına bakan kâhyanın eline kaldı.

At terbiyesine alışkın deneyimli yayla adamı ele gelmez terbiyesi zor kaçkın taya önce koluna doladığı urganla sonra sırım kamçıyla girişti. Siyah tay huysuz olduğu kadar da kurnazdı. Bineğe alıştırmak amacıyla sırtına kum dolu torbalar vurdukça ve kumsalda koşturup yordukça kâhyanın zorlu eğitimine boyun eğmiş gibi yaptı, gözlerinde hain bir bakış vardı sanki yavaş yavaş bineğe alışıyormuş gibi davrandı - Ben bu ademoğlunu şimdilik bineğe alıştığıma inandırayım da sonra sırtıma bineceklere asıl oyunu göstereyim bakalım bey mi yaman tay mı yaman der gibi sinsi ve iki yüzlü davranıyordu.. Aradan aylar geçti siyah tay büyüdü artık Yerebasmaz hafızın siyah aygırı diye anılıyordu. Aygır kulaktan toynağa, yeleden kuyruğa siyah değil simsiyahtı bedeninde ne bir benek ne siyahtan başka bir renk vardı hem de siyahın en karası karanın da kapkarasıydı. Bir tek gözlerinin akı ve dişleri beyazdı. Siyah aygır çeyrek arap kanı taşıyor fiziği arap atını andırıyordu.

Kâhyanın niyeti; yelesi ve kuyruğu gür ve yelpazeli, boynu bacakları uzun ve mevzun, göğsü sağrısı mütenasip (ölçülü) olan siyah aygırı Hafız emminin istediği gibi önce bineğe alıştırmak sonra da yarış atı olarak yetiştirmekti.

O yıllarda tüm Türkiye’de topu topu birkaç yüz sayılı otomobil vardı bireysel ulaşımda yaygın olarak at kullanılıyordu. Şimdi otomobillerin çokca konuşulduğu gibi o yıllarda da atlar çokca konuşulurdu. Alınacak atın yaşı huyu soyu, boyu posu fiziği, koşu yeteneği vb özelliklerine bakılırdı. İnsanlar bugün süreceği otomobili seçtiği gibi o yıllarda da bineceği atı seçerdi. Benim hatırladığım Bolaman’da güzelliğiyle rahat binişiyle rahvanıyla tırısıyla dörtnalıyla munis huyuyla ya da dik başlığıyla tanınmış atlar vardı. Çerkez Mahmud’un atı, Çamaşlı Ali beyin atı, Hapasap Mustafa’nın atı, Hüsemoğlu İsmail'in atı, Beşir Hazinedar beyin demirkır atı, Hafız Yerebasmaz’ın atı, Gedenoğlu Sami’nin, Gurdoğlu İsiyin’in, Zahit Bolaman’ın atı ve daha sonraları Orhan (Hazinedar) beyin Hürmüz’ü namı en çok duyulanlar arasındaydı. Cuma pazarında Kale’ye 100 den çok atlı gelirdi Kale’de iki nalbant dükkânı vardı. Cuma pazarına gelen atların birçoğunun nalları yenilenirdi. Nalları yenilenen atlar bastığı yeri bilir daha güvenli koşar, bineğin sahibi de yeni çakılmış nallara duyulan güvenle Devrent yanına doğru gözden kaybolana kadar atını kamçılayıp sürer arkasından bakan meraklılara hava atar caka satardı.

Yeni nallanmış atın toynağı Bolaman kumsalında çokça bulunan çakmak taşına denk gelirse bastığı yerden kıvılcımlar uçuşur, eyelenmiş taze demir pırıl pırıl ışıldar toprağa vuruşu tok bir ses çıkarırdı. Fatsa çarşısında eyer ve koşum takımları, kıl yem torbaları, at kolanları, terki heybeleri yapılmaya ve satılmaya devam ediyordu. Hemen her evin altında veya bitişiğinde at ahırı vardı. Mayıs yedisinde panayırlarda, bey ve ağa düğünlerinde, Cumhuriyet bayramında pehlivan güreşleri gibi ödüllü at yarışları da yapılırdı. Yarışdan önce kasları ısınıp açılsın diye ve yarıştan sonra teri soğusun diye yarışçı atlar sigara dumanı olmayan havası temiz oksijeni bol Bolaman kumsalında gezdirilirdi. İşte bu ortamda Yerebasmaz’ların niyeti bu gösterişli ve anatomisi uygun bineği yarış atı olarak yetiştirmekti. Yarış atları değerliydi yarış atlarının çok meraklısı vardı.

Yerebasmaz Hafız’ın gem almaz azgın siyah aygırı büyük emeklerle sonunda bineğe alıştırılmıştı. Gerçekten öyle miydi? Siyah aygırın gösterişine çalımına diyecek yoktu ama her güzelin olduğu gibi bu güzelin de bir huyu vardı onu ancak bu ata binenler biliyor, siyah aygırı sürmek isteyen gönüllüler Yenipazar kumsalında bir tur atmadan kendini yerde buluyordu. İyi eğitilmiş bir binek atı binicisinin düştüğü yerde durur süvarisinin kalkıp gelmesini beklerdi. Siyah aygır bunun tam tersini yapıyor sırtından attığı adamları bırakıp kaçıyordu. Kolu bacağı incinenler, tekme ve tepik yiyen böğrüne sırtına nal basılanlar ben canımı yolda bulmadım diyerek bir daha bu kara belâya yanaşmaya tövbe ediyor siyah aygırdan uzak duruyordu.

Bu asi mizaçlı inatçı atla başeden sırtından hiç düşmeyen ihtiyatlı usta biniciler elbet vardı ama onlar bile siyah aygırı dizginlemekte kontrol etmekte zorlanıyordu. Aygırın namı Bolaman’da Yenipazar’da Fatsa’da duyuldukça kimsenin binmeye cüret edemediği yanına yaklaşamadığı siyah aygır arpa saman mısır tüketerek kırlarda koşup dolaşıp ahırda dinlenerek özgürlüğün dokunulmazlığın tadını çıkarıyordu.

Bolaman Fatsa arasında yeni yol henüz yapılmamıştı eski dar toprak tozlu şose mevcut tek yoldu. Günde üç beş geçen arabalardan atlar ürkerdi arabadan ürken binekten daha zorlu birşey tasavvur edemezsiniz. Ürken hayvan paniğe kapılır eğer baş edemezsen başını alır gider seni ya sırtından atar ya da bilmediğin dikenli taşlı yerlere kaçırır anandan emdiğini burnundan getirirdi.

ree

Argun Kademoğlu o zamanlar 22 yaşında, at binmeye meraklı at sevdalısı bir genç. Yerebasmaz Hafızın oğulları Nurettin’in ve Hüsamettin’in arkadaşıdır, dayım Beşir Hazinedar’ın atlarına biner ama aklı hep daha alımlı daha çalımlı atlardadır ve at binme konusunda iddialıdır.

Ağabeyime sorarsan en huysuz at bile yola gelir, yeter ki binici usta olsun ve bineceği atın huyunu bilsin. Atalarımız boşuna dememişler - At binicisine göre kişner. Argun siyah aygırın huysuz ve belâlı bir binek olduğunu sırtından adam atmaktaki kara şöhretini elbette duymuştur ama kendine de güveni tamdır.

Siyah aygır o gün Hafız Yerebasmaz’ın Bolaman karakoluna yakın iki katlı sarı badanalı evinin önünde ağaca bağlıdır. O sırada yolda gezinmekte olan Argun ağabey siyah aygırı görür, Allah için siyah aygır da hani gönül çelen gösterişli bir attır. Delikanlının içinde bir heyecan kaynar bir heves uyanır siyah aygıra yaklaşır. Arkadaşı Hüsamettin Yerebasmaz da oradadır. Hoş beşten sonra ata binmek için izin ister. Hüsamettin - Buyur Argun bey at senin, al istediğin kadar sür ama çok dikkat et bunu başkalarına benzetme bu atın üstünde tutunan binici bir elin parmakları kadar azdır onu bil de ona göre der arkadaşını uyarır.

Ben selamlığın (konağın) penceresinden bakıyordum. Argun ağabey ayağını özengiye koymayla beraber aygırın sırtına hopladı, biner binmez atı topukladı. Devrent boğazı hizasında toprak yoldan ayrılarak deniz kenarına indi Yenipazara doğru hızla uzaklaştı. Kumsalda dörtnal koşan siyah aygır bir süre sonra gözden kayboldu. On dakika geçti geçmedi siyah aygır yeniden göründü kumsalda bir kara nokta gibi hızla yaklaşıyor, dalgaların sahile yayılan beyaz köpüklü izleri üzerinde siyah kanatlı uçan bir hayal gibi Kale’ye doğru geliyordu. Devrent boğazı hizasında ağabeyim atın başını yola çevirdi kumsaldan içeri yöneldi toprak yola çıktı. Ağabey özengilerin üstünde ayağa kalkmış başı siyah aygırın boynuna doğru uzanmış boynundaki bej rengi ipek kaşkolu yele vermişti, uçak süren bir pilot gibiydi. Birden keten koloniyal şapkası başından uçtu sol elini dizginden ayırdı uçan şapkayı yakalamak için havaya uzattı. İşte ne olduysa o anda oldu siyah aygır beklediği fırsatı yakalamıştı, iki elle tutulan dizginin bir nebze gevşediğini belli belirsiz boşlandığını hisseden aygır fırsatı ganimet bildi, yön değiştirerek Bolaman İlkokulu’nun arkasına saptı birkaç saniye içinde ilkokulun bu yanından yeniden göründü üstündeki binicinin kontrolu kaybettiğini anlayan at şimdi daha da hızlı delice bir dörtnala kalkmıştı. Adem beyin evinin önünden Çarşıya inen yola saptı geldi tam konağın önünde Garipöldüren çeşmesini dolandı bu hızlı dönüşle dengesi bozulan Argun ağabeyimi çeşmenin yanındaki dutun dibinde sırtından attı. Atmakla kalmadı bir de sen misin bana binen ey insanoğlu al işte gör der gibi, intikam almak ister gibi sağ böğrüne bastı geçti. Siyah aygır kumsala doğru kaçarken Argun ağabey sol yanı üstüne düştüğü yerde hareketsiz kalmıştı. Olayı pencereden gören annem Şerefnur Hanım - Argun attan düştü koşun yetişin diye feryat etti. Çeşmenin karşısında Tonuç’un kahvesinin önünde oturan Kaleliler koşuştular, ağzına dolan kumları tükürmeye çalışan ağabeyimi can çekişiyor da çene atıyor sanmışlardı. Üç dört kişi ağabeyimi kolundan bacağından tutarak gözleri kapalı acılar içinde eve getirdiler konakta cami tarafındaki odada ocağın yanında halı döşeli divana yatırdılar.

Annem Kale’nin ebesi ve bilge annesi Fatma Nene’ye (Fatma Şimşek) haber uçurdu yetişsin gelsin dedi. Fatma Nene koştu konağa geldi. Sağ böbreğe yakın yere at basmıştı. Bastığı yer el ayasından büyük kapkara morarmıştı. Fatma Nene yaralı bölgeyi önce soğuk suyla ve tülbentle sildi yıkadı hararetini ateşini kızıllığını aldı, sonra mutfakta hazırladığı içinde ısırgan kekik nane kinzi (kişniş) gibi birkaç çeşit ot bal, sarımsak, çörekotu 2 yumurta ve daha başka şifalı katkı maddesini havanda dövüp karıştırıp ezerek hazırladığı melhemi moraran yere sürdü beyaz tülbentle ve patiska bezle sarmalayıp sımsıkı bağladı. Ağabeyim birkaç gün orada yatarak dinlendi yarası sağaldı kendine geldi. Rahmetli Fatma nene hergün gelerek hastasını ziyaret ediyor yaraya pansuman yapıyor temizleyip melhem sürüp yeniden sarıyor bir de nazar duası okuyup gidiyordu.

O siyah aygıra ne oldu biliyormuşsunuz. Bu olaydan sonra o ata binmeye kimse cesaret edemedi. Yerebasmazların kâhyası da siyah aygırın yarış atı olmasından ümidi kesmiş olmalı ki sırtına ağır yük vura vura atın huyunu kırdı siyah aygırı yüke alıştırdı. Zamanla onun da eski hey heyleri kalmamış, asabi inatçı huyu kırılmış ama yarış atı olma fırsatı da kaçmıştı, ömrünün geri kalan yıllarını fındık çuvalları mısır ve odun taşıyan bir yük atı olarak yaşadı.

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page