top of page

AŞIK VEYSEL’İ HATIRLAMAK

VEFATININ 53. YILINDA ANISINA SAYGIYLA

1971  Eylül’ünde İstanbul’da Harem garajlarından Sivas’a giden Tanrıverdi Seyahatin O-302 Mercedes otobüsüyle yola çıktık. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi öğrencilerinden oluşan Halk Sanatları Araştırma Gurubu Anadolu’da o yıllarda henüz kaybolmamış folklor ve etnografya örneklerinden, geleneksel halk sanatlarından kalan mirası arayıp bulmak üzere gençlik enerjisiyle dolu 5 delikanlı Muhtar Küçükömürcü Beyhan Durukan Şadan Memişoğlu Necati Onat ve ben Osman Kademoğlu.

Araştırma için hedef bölge seçilen iç Anadolu’nun bozkır coğrafyasına girdikten itibaren yol boyunca geçtiğimiz gündüz toprak sarısı gece ışıksız kasabalarda köylerde belki kayda değer asar-ı atika bir yapı ev çeşme kervansaray konak çarşı taç-kapı veya bir harap han görebilmek umuduyla otobüsün penceresinden akşam güneşinde ve gece ayışığında parlayan kah biçilmiş kah diri ekin dolu bozkırı arayan bakışlarla kolaçan ediyorduk. Sabah gün ağarmadan şoförümüz Yozgat’a yakın bir yerde mola verdi. O yıllarda ülkede sağ sol ayrılığı sürüyor doğru yanlış ayırt etmeden siyasi amaçlı olsun olmasın yükseköğrenim gençliğinin yaptığı her tür eylemler güvenlik güçlerince izleniyordu.

Tanrıverdi şöförü üniversite öğrencisi biz gençlerin köylere gidişine pek bir mana verememiş hatta bu gidişin altında acaba bir yasak siyaset mi var yoksa bu gençler birer  anarşist olmasın diye lafı dönderip dolaştırarak bizi yoklamıştı ama sonunda; “Ne olursanız olun gelin size Yozgat balı ısmarlayayım da siz de benim bu iyiliğimi ömür boyu unutmayın!” Demiş ve sabah vakti bozkır serininde mola yerinde sıcak çay mis gibi taze somun ve petekli bal ikram etmişti. Şoför sağ ise bin selam ölmüşse gani rahmet olsun.

Sivas’ta polisle  epeyce maceralı ve eğlenceli bir takipten ve İl Emniyet Müdürlüğünde kısa bir süre sorgulanarak konuk edildikten sonra trenle Şarkışla’ya geldik. Aynı tür takip ve sorgulama Şarkışla emniyetinde de yinelendi zabıt tutuldu. Sonradan duyduk ki köylerde ne yaptığımızı takip için peşimizden silahlı 2 jandarma eri yollanmıştı. 

Halk Eğitim Müdürlüğünden edindiğimiz bilgilere göre bir ön araştırma planı yapmıştık. Yörede köylerin birçoğu eski Anadolu uygarlıklarının yerleşme merkezleri olan höyüklerin üstüne ya da yakınına kurulmuştu. Bu gibi köyler höyüklerden yapı ve konut geleneklerini almış olabilirdi, burada Hitit çağına kadar gerilere giden kültür izlerine rastlamak ihtimali vardı.

Çok büyük bir il olan Sivas coğrafyasında  Sivas Şarkışla Akdağmadeni ve Yıldızeli dörtgeni içinde kalan köylerde halk sanatı, yerel mimari, etnografya ve folklor araştırmaları yapacaktık. Yörede birçok köyün yolu yoktu yol varsa da araba işlemiyordu. Köylere sırtımızda sırt çantaları, elimizde duralit çizim dosyaları, boynumuzda fotoğraf makinaları ve azılı köy köpeklerine karşı elimizde birer değnekle yayan gidiyor yoruldukça su başlarında mola veriyorduk. Yolda rastladığımız köylülere falanca köye varış ne kadar sürer sorusuna aldığımız yanıt; “Bi cigara içimi sürer sürmez!” oluyordu ama o köye varmak akşam gün batımını buluyordu. 

Az eğimli arazide kurulu köylerde evler yamaçtan vadinin tabanına doğru kademe kademe alçalan teraslar oluşturuyordu. Evlerin pencereli ön yüzü vadiye dönüktü. Arkaya doğru arazi eğimi giderek evin damına yaklaşıyor sonunda damla birleşiyor dam üstünde yürünen gezilen yola karışıp kayboluyordu.

Sivas’ta kırsal alanda geçen onbeş günde 1971 İç Anadolu köyünün yalın gerçekleriyle yüzleştik. Köy yollarında ağaç tekerlekli saman yüklü kağnı arabaları, tarlada karasaban, harman yerinde döven ve köy meydanında dane dövülen zoku vardı. Bu işleri yapan makineler yoktu. Köylü kol ve hayvan gücüne dayalı ilkel tarım yapıyordu. İstiklâl harbinden yarım yüzyıl sonra savaş günlerinin kutlu taşıtı kağnıyla karşılaşmak kağnı sesi duymak acı ama güzel bir nasipti. Yaptığımız yolculuk bir tek ve sadece bu kağnı konvoyunu görmeye bile değerdi. 

Şarkışla’dan batıya sırayla ziyaret ettiğimiz Ortaköy Emlakhöyük Sivralan Mescitli ve Beyyurdu köylerinde ve en son dönüş yolunda uğradığımız Hanlı’da Alevi yurttaşlar bizi çok iyi ağırladılar yedirdiler yatırdılar birbirinden güzel onlarca kilim cicim heybe önlük kuşak kolan ve halının resimleri çekildi, yanışların (motiflerin) adları, anlamları yazıldı, el yapımı tahta eşya takı alet ve  mutbak avadanlıklarının resimleri çizildi. Belki de Hitit çağından beri kullanılan toprak damlı ortabacalı evlerin rölövesi yapıldı (plan kesit cephe görünüşleri ölçüldü çizildi. Yüzyıllardır değişmeden süren bu ilkel konutların ocaklık denen karanlık iç mekânları ayrıntıları resmedildi). 

Tüm bunlar folklor ve etnografya açısından önemli tespitlerdi. Ama bu gezinin asıl büyük cazibe merkezi en önemli odağı Sivrialan ya da halkın değişiyle Sivralan köyünde bizi bekliyordu. Aşık Veysel halkın deyişiyle AŞIK BABA Veysel Şatıroğlu’nun doğduğu yaşadığı köy ve mekân Sivralan!  Sivralan’a yaklaştıkça heyecanımız artıyordu.  Köye varır varmaz Aşık Baba’nın evini sormadan gösterdiler. 

Türk dünyasının yaşayan en büyük halk ozanı Aşık Veysel sadece zemin katı yapılmış çatısı bile olmayan bir sade beton briket evde oturuyordu. Bizi içeri buyur ettiler döşemesi ve duvarları kilim kaplı zemini tahta bir odada kırmızı ve siyah rengin hakim olduğu ama geniş zig zaglı desenler arasına serpiştirilmiş gece gökte yıldız misali parlayan benek benek mavi yeşil sarı beyaz renkli stilize çiçeklerle bezeli bir koca kilim Veysel’in oturduğu divanın arkasında duvarı boydan boya örtüyordu. Görmeden renklerini bilmeden seçilmiş kilim sanki Aşık Veysel’in dışı ışıksız ama içi aydınlık dünyasını betimler gibiydi. Başında bej rengi kuşaklı gri fatör şapka eyninde çizgili gri bir takım elbise vardı ütüsüz sade beyaz gömleğinin yakası en üst düğmeye kadar ilikli ve elbisesi yelekliydi. Sümerbank basması bir  minder üzerinde oturan Aşık Baba’nın bir elinde tesbih bir elinde pipo vardı.

Odaya girdiğimizi fark etti; “Hoş geldiniz” dedi. İlk tanışmada eline varmadan huzuruna varmış ama sohbetimizden sonra ayrılırken elini öpmüş kendini kucaklamış olduğumuzu hatırlıyorum.

Tanışma faslında sırayla adımızı sordu. Ben adımın Osman olduğunu söyleyince şöyle bir durdu! “Senin adın Osman mı yoksa Ali Osman mı?” dedi. Ben bu soruya karşılık Aşık Baba; “Osman olmuş Ali olmuş bizde hiç fark etmez sizde fark eder mi?” dedim. Gülümsedi bana döndü; “Şaka yaptım bizde de fark etmez” Dedi.

Aşık Veysel’le ben işte böyle tanıştık ve konuştuğumuz ilk cümlede anlaştık. Nerden gelip nereye gittiğimizi ne işle iştigal ettiğimizi sordu. Sonra bize kendi çocukluğunu anlattı.

Beş yaşında çiçekten gözlerini kaybettiğine kadar gördüğü yaşadığı koşup oynadığı köyü, bozkırı, ormanı, harmanı, desti doldurduğu çeşmeyi, gül veren dikenli dalı, baharda açan goncaları, rayihalı otları, koşup oynadığı çocukları, esen rüzgârı, bulutları, bacadan tüten dumanı, ocakta yanan odunları, ateşi, alevi, anasının entarisini, babasının yüzünü hep hatırlıyordu. 

Dünyayı görmeden yaşamaya çoktan alışmıştı ve bunu ne gam ne keder saymamıştı. Babası oyalansın diye kendisine bir saz almış hem oğlu Veysel’e hem tüm Türklere ve insanlığa büyük iyilik yapmıştı. 

Beş yaşına kadar gördüğü dünya Veysel’e yetiyor da artıyordu. Beş yılda aldığı ilham yetmiş yılda tükenmemişti.

Veysel köyünde nerde ne var biliyor eliyle yönünü gösteriyor yerini söylüyordu. Aha burada büyük çınar, şurada ceviz ağacı var orada nisanda açan ıhlamur. Çeşmede taş oluk ve komşu köye giden bir yanı kuru dere bir yanı yamaç yolluk.

Bir kış gecesi tütünü tükenen Veysel tütün istemek için karanlıkta yarım saat uzaktaki komşu köye gider arkadaşının kapısını çalar. Kapıyı açan arkadaşı; “Hayırola Veysel uykun mu kaçtı yoksa kötü bir rüya mı gördün gecenin bu saatinde burada işin ne!”  der.

Veysel tütünsüz kaldığını ve tütün almaya geldiğini söyler . Arkadaşı: “Gel hele gel karanlıkta yola gitme otur bekle sabah olsun” der. Veysel: “Arkadaş geceden bana ne? Benim için gece gündüz birdir ışık karanlık fark etmez ben gözlerime değil ayaklarıma güvenerek geldim yine öyle geri dönerim” der ve tütünü alıp gider.

Biz ziyaret ettiğimiz zaman Veysel baba kolunu incitmişti bir süredir saz çalamıyordu. Bize üstadın elinden saz dinlemek nasip olmadı. Saz çalmadı ama sazını eline aldı. Bana: “Herkes sazla resmimi çekiyor sen de sazsız bir resim al!” dedi. Sehpayı kurdum kamerayı hazırladım. Oda loştu resim çekecek yeterli ışık yoktu, titreşim olmasın diye elde değil sehpayla resim çektim.

O sıralar köyüne giderek Veysel’i ziyaret edenler çoktu. Büyük ozanın ziyaretine kimi reklâm kimi siyaset kimi gerçekten sanatına şahsına saygı hürmet duyarak kimi de magazine konu etmek için gidiyordu. Aşık Veysel bu türlerin hepsinin farkındaydı ama onun büyük yüreği iyinin yanı sıra şöyle böyleyi de, kötüyü de belki iflah olur yol bulur diye hatır eder alır akıl sıcağında sarar sarmalar iyileştirir iyilere katardı.

Hayata bakışı küsmeyi değil barışmayı ayrılığı değil kavuşmayı bölünmeyi değil birleşmeyi öğütleyen ozandı, kavgadan değil bağdaşmaktan yanaydı. Bu güzel ahlak Aşık Veysel’in deyişlerinde dilinde aşikârdı.

Veysel’in tabiriyle İki kapılı bir handa (dünyada) Sivralan ve çevre bozkır Aşık Veysel’den izler taşıyan bir hatıra alan ve kültür odağı olarak kalmalı konuklar burada Aşık Veysel’in sazıyla sözüyle tanışmalı şifa bulmalı...

Bence Veysel bir filozof değil bir ozandır. Her düşünen insan gibi ozanın da yakın olduğu benimsediği bir felsefe elbet olabilir ama ozan dili felsefe dilinden daha güçlüdür. Ozanın gücü dildedir, deyişlerde söz yalnız değildir birlikte söylendiği (terennüm edildiği) saz ritim ve nağme hatta düz okuyuşta vakî olan edâ (tavır) bile sözün gücünü artırır etkili kılar dinleyenin duyanın ruhuna işler mânâ murad tam orada yer eder. 

Öyleyse son sözü Aşık Veysel’e bırakalım: 

Sen bir ceylan olsan ben de bir avcı                                                               

Avlasam çöllerde saz ile seni                                                                       

 

Bulunmaz dermanı yoktur ilacı                                                                

Vursam yaralasam söz ile seni                                                                 

 

Kurulma sevdiğim güzelim deyin                                                                

Bağlanma karayı alları geyin                                                                                

Ben bir çoban olsam sen de bir koyun                                                                     

Seslesem elime tuz ile seni,                                                     

Koyun olsan otlatırdım yaylada                                                                                 

Tellerini yoldurmazdım hoyrada 

Balık olsan takla dönsen deryada                                                            

Düşürsem toruma bez ile seni                                                                

Veysel der ismini koymam dilimden                                                                     

Ayrı düştüm vatanımdan ilimden                                                                  

Kuş olsan da kurtulmazdın elimden                                                                    

Eğer görse idim göz ile seni

 

NOT : Bu yazıya ekli olarak Türk dünyasına bir hediyemiz var: Aşık Veysel’in doğduğu evin resimleri ve rölövesi! Yıllar önce “1977 ULUSLARARASI TÜRK FOLKLOR KONGRESİ BİLDİRİLERİ” kitabında yayınlanmıştı ama o zaman çok da dikkat çekmedi.

Aşık Veysel’in doğduğu ev şimdi yerinde duruyor mu? Bilmiyorum. Bu evin rölövesi 1971 Eylül’ünde araştırma ekibimiz tarafından yapıldı. Mimari  çizimleri arkadaşımız Mimar Muhtar Küçükkömürcü geziden dönüşte İstanbul’da yapmıştı. Muhtar’ın üstün resim yeteneğinin bir örneği: Ortabacalı evlerin iç mekânını gösteren karakalem çalışması da yazıya eklidir.

Sevgili arkadaşıma bir kez daha eline sağlık diyorum. Musikinin yanı sıra resim sanatını da ihmal etmesin istiyorum.


  • Facebook
  • X
  • YouTube
  • Instagram

Copyright 2012 - 2023 | ORT TV tarafından yapılmıştır. | Tüm Hakları Saklıdır | Designed By Farfarco

bottom of page