Dünyada Görkemli Kentler, Görkemli Hatıralar...

Serhan Asker’in “Dünyada Görkemli Kentler, Görkemli Hatıralar” kitabını bir solukta okudum.
Kitap 344 sayfa.
Ama sayfalara sığan yalnızca kentler değil.
İnsanlar, hikâyeler, acılar, mücadeleler, sanat, siyaset, edebiyat ve spor…
Asker, yüzü aşkın ülkeye yaptığı yolculuklardan süzülen hikâyeleri bir araya getiriyor. Latin Amerika’nın sıcak sokaklarından Rusya’nın beyaz gecelerine, Şili’den Arjantin’e, Kiev’den Çernobil’e uzanan bir yolculuk bu.
Fakat bu bir gezi kitabı da değil.
Bir hafıza kitabı.
Kentleri anlatırken o kentlerde iz bırakmış insanlara bakıyor.
Futbolcunun attığı golü değil, hayatını merak ediyor.
Socrates…
Doktor.
Futbolcu.
Ve Brezilya’da futbolun demokrasiyle buluştuğu isimlerden biri.
Eusébio…
Sahada bir efsane.
Portekiz’de Salazar diktatörlüğünün gölgesinde yaşamış bir insan.
Panenka…
Bir penaltıyı yalnızca gole değil, futbolda bir fikre dönüştüren isim.
Menotti…
Futbolun yalnızca skor değil, kültür ve düşünce olduğunu hatırlatan teknik adam.
Daseev…
Bir kalecinin arkasından Sovyet futbolunun ve dönemin büyük coğrafyasının hikâyesi.
Lato…
Polonya futbolunun hafızası.
Totti…
Roma formasından daha büyük bir aidiyetin, bir şehirle bütünleşmenin hikâyesi.
Drogba…
Futbol yıldızlığından çıkıp ülkesinin toplumsal hafızasında yer edinen bir isim.
Breitner…
Sahada futbolcu, hayatın içinde fikirleri olan bir karakter.
Ve kitap yalnızca futbolcularla da sınırlı değil.
Victor Jara…
Şili darbesinin karanlığında yarım kalan bir şarkı.
Pablo Neruda…
Pasifik kıyısında şiirin izleri.
Che Guevara, Eva Perón, Maradona…
Arjantin sokaklarında siyaset, devrim, futbol ve halk kültürünün birbirine karışan hikâyeleri.
Dostoyevski…
St. Petersburg’un sokaklarında edebiyatın izi.
Çernobil…
Bir kentin değil, insanlığın hafızasına kazınan bir felaket.
Ve sonra Mandela…
Belki kitabın en çarpıcı insan hikâyelerinden biri.
Mandela, Robben Adası’nda hapishane komutanı Van Sittert’in rugby tutkunu olduğunu fark ediyor.
Rugby öğreniyor.
Oyuncuları tanıyor.
Maçları takip ediyor.
Sonra komutanla rugby konuşuyor.
Çünkü Mandela insanlara ulaşmanın yolunu biliyor:
Önce insanı anlamak.
Yıllar sonra bu anlayışı bir ülkenin geleceğinde kullanıyor.
1995 Rugby Dünya Kupası.
Springboks.
Mandela yeşil formayla sahaya çıkıyor.
Bir zamanlar toplumun bir kesimiyle özdeşleşmiş bir spor sembolünün, ortak bir ülkenin sembolüne dönüşmesi için kullanılıyor.
Burada spor artık sadece spor değil.
Toplumsal hafızanın ve birlikte yaşama arzusunun bir aracına dönüşüyor.
İşte Serhan Asker’in kitabının bence en önemli tarafı burada.
Spordan siyasete geçiyor.
Siyasetten tarihe.
Tarihten edebiyata.
Coğrafyadan sanata.
Ama her yolculuğun sonunda yine insana dönüyor.
Bu yönüyle kitap, Eduardo Galeano’nun izinden giden bir anlayış taşıyor. Nitekim Asker’in Galeano ile 2015’te Montevideo’da yaptığı görüşme, kitabın çıkış noktalarından biri olmuş.
Ve insan ister istemez bugünün futbolcularına bakıyor:
Ne okuyorlar?
Kaçı kendi şehrinin tarihini biliyor?
Kaçı başka kültürleri merak ediyor?
Kaçı sahadaki rakibini okumak kadar hayatı okumaya çalışıyor?
Çünkü futbol yalnızca ayakla oynanmaz.
Akılla oynanır.
Hafızayla oynanır.
Karakterle oynanır.
Yetenek sizi futbolcu yapabilir.
Ama merak, okumak ve düşünmek insanı büyütür.
Nazım Hikmet’in dizeleri geliyor aklıma:
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine…”
Belki futbolun da ihtiyacı olan budur:
Daha fazla yıldızdan önce,
daha fazla düşünen insan.
Serhan Asker’i kutluyorum.
Çünkü sporu siyasetten, tarihi edebiyattan, coğrafyayı insandan koparmadan anlatıyor.
Kentleri gezmiş.
Ama asıl yaptığı şey insanın izini sürmek.
Kitabı kapattığımda aklımda skorlar kalmadı.
Socrates kaldı.
Eusébio kaldı.
Panenka kaldı.
Victor Jara kaldı.
Neruda kaldı.
Dostoyevski kaldı.
Mandela kaldı.
Ve hepsinden önemlisi:
İnsan kaldı.
İyi kitap belki de budur.
Size cevap vermez.
Daha iyi sorular sordurur.












