top of page

“Bolaman’dan Düveli Muazzamaya, Sadâret-İ Uzmâya”

“…Bolaman nahiyesinin Müslüman ve Türk, on yedi bin nüfusu nâmına suret-i kat’iyede [kesin şekilde] beyan eyleriz. Ölürüz öldürülürüz her ne nev’ [türlü] zulme duçar ediliriz…”

“İpek mendil içinde saklı 107 senelik mektup”

Aktif siyasetten (mebusluktan) ayrıldıktan (1912) sonra Yenipazar’da ve Bolaman’da fındık bahçeleriyle ilgilenen ve bilhassa okumaya zaman ayıran Mahmut Mazhar Bey eşi Ayşe Hanımın (Şıhmanzadelerden) erken yaşta ölümü (1918) üzerine yalnız kalmış hayat planı altüst olmuştu.

Yalnızlık uzadıkça 7 yıl önce ayrıldığı İstanbul ve Meclis ortamına özlem duymaya başladı. Bu duygu, kapatıp rafa kaldırdığı siyaset defterine dönüş müydü yoksa hayat yoldaşı Ayşe Hanımın ölümüyle ışığı eksilen, renkleri solan yaşamdan bir kaçış mıydı?

Barış anlaşması yapıldıktan sonra ortalığın yatışacağını, memlekette huzurun yeniden tesis edileceğini umut ediyordu. Savaş yorgunu büyük devletlerin 4 yıl süren savaşın açtığı ekonomik ve sosyal sorunların çözümüne ağırlık vereceğini, Osmanlı mülkünün üzerine daha çok abanmayacağını, mağluplardan intikam almaya kalkışmayacağını düşünüyordu. Topraklarının çoğunu kaybetmiş olan imparatorlukta emperyalistlerin çalıp götüreceği fazla birşey kalmamıştı.

 

Elde kalan son vatan Anadolu’da kendi kabuğuna çekilmiş kerpiç evlerde, kiremit damlarda yaşayarak, sarı toprak tarlalarda çapa sallayarak yaralarını sarmaya çalışan milleti rahat bırakacaklarına inanmak istiyor ve bu konuda medeni oldukları söylenen Avupalılara çok da emin olamadığı şüpheli bir güven duyuyordu.

 

Harb-ı Umumi yenilgiyle sonuçlanmıştı. Savaş kaybeden bir ülkede olması beklenen derecede çalkantı, karmaşa ve kaos olmamıştı. Bunun bir nedeni gençliğini cephelerde tüketmiş yorgun yoksul halkta yeni bir kavgaya yetecek azim takat ve pazı gücü kalmamış olmasıydı. Aslında savaşta kazanan ya da yenilen tüm ülkelerde tükenmişlik ortak bir yazgı, salgın bir illet gibi yaygındı. Savaşın günahını kazananlar ve kaybedenler birlikte çekiyor, bedelini birlikte ödüyor, tüm dünya sessiz kavgasız bir dönem istiyordu.

Mahmut Mazhar Bey’in bu safiyane öngörüsü ya da iyi niyetli umudu maalesef gerçekleşmedi. Payitaht İstanbul’un işgali ve Anadolu’nun galip devletler arasında paylaşılacağı söylentileri almış yürümüş, Anadolu’da kimin nereyi alacağını gösteren yamalı bohça örneği haritalar yayınlanmıştı.

Bu haberlerin aslı olmadığı geçici birer tevâtür (boş laf) olduğunu söyleyerek halkı avutmaya, tehlikeli bir durum olmadığı inancını yayarak milli uyanışı, milli kalkışmayı önlemeye çalışan saltanatçılar, Amerikan veya İngiliz mandası isteyen işbirlikçiler elbet vardı. Kötü niyetliler ve hain-i vatanlar için ortam müsaitti.

Öte yanda işgale karşı Müdafa-i Hukuk ve Redd-i İlhak cemiyetlerini kuran vatanseverler en kötü ahval ve şerait (durum ve koşullar) altında bile milletin yaklaşan felaket karşısında tek yürek tek yumruk olarak, birlikte saf tutup, yan yana durarak zor zamanın üstesinden geleceğini, bu mücadeleyi başlatma görevinin aydınlara düştüğünü söylüyor, bu uğurda çağrı yapıyor, örgütleniyor Anadolu’nun her yanında kurtuluş ve birlik için Çoban Ateşleri yakılıyordu!

Mahmut Bey eski bir milletvekili olarak kendisinin de bu en güç zamanda bu seçkin görevle sorumlu hatta yükümlü olduğunu hissediyor, ahır (son) ömründe millet-i azimeye (büyük milete) son bir hizmet olarak uyarı ve isyan çağrısını mutlaka yapması gerektiğine bir dini vecibe ve itikat derecesinde inanıyordu. Memleketin duçar olduğu elemli durumdan yüreği sıkışıyor soluğu kesiliyordu.

Bolaman’da, Yenipazar’da millet işinde gücündeydi. Cepheye gidenlerin birçoğu şehit olmuş ya da salgın hastalıktan ölmüş pek azı geri dönmüştü. Malûl (yaralı) ve sağ askerler savaştan söz etmek, yaşadıkları acıları konuşmak hatırlamak istemiyor bir an önce seferberlik öncesi yaşadığı sükûnlu hayata dönmeyi arzu ediyordu.

Ordu, Perşembe, Bolaman, Yenipazar ve Fatsa savaşta; Rus donanmasının bombardımanından başka ateşe maruz kalmamış kıyılardı. Hamd olsun düşman ayağı görmemişti. Ama şimdilerde durum değişmeye başlamıştı.

Rusya’da Kızılordu’ya karşı silahlanan, silahlarıyla Çar taraftarı General Vragnell ordusuna (Beyazordu) katılan ama Kızılorduyla tutuştuğu savaşı kaybeden silahlı Rum çetelerinin bolşeviklerin intikamından kurtulmak hem de Karadeniz’de tezgâhlanan sözde Pontus davasına asker olmak üzere Rusya’dan Türkiye’ye taşındıkları, gece karanlıkta Karadeniz sahillerine çıktıkları söyleniyordu.

Osmanlı’nın zayıf düşmesini kollayan Pontusçular Trabzon ve Samsun Metropolitleri eliyle işgalci İngiltere ve Fransa’nın himayesi altında eyleme başlamış, silahlandırılan Rum çeteleri asayiş kuvvetlerinin olmadığı kırsal alanda Türk köylerine saldırmıştı. Elbet Türklerin eli de armut toplamıyordu onlar da kendilerini korumak üzere silahlanmıştı. Çatışmalar gittikçe artıyordu.

Osmanlı coğrafyasını iyi bilen Mahmut Mazhar Bey elde hiç olmasa Anayurt Anadolu kıtası kaldı düşüncesiyle bazan teskin oluyor ama kimi geceler kâbus görerek uyanıyordu. Rüyasına giren Anadolu’nun Sevr’de ehli salip (Haçlılar) arasında paylaşılma planıydı. Fransız Le figaro gazetesinde birinci sayfada baş haber olarak Osmanlı’ya diretilen Sevr haritasını gördüğü günden beri gündüzlere ek olarak geceleri de huzuru kaçmış, gece uykusu gündüz daralan canını attığı, kara düşüncelerden kurtulduğu zaman olmaktan çıkmıştı.

Mahmud Bey hemen hemen kimseyle paylaşmadığı önce kendi düşünce dünyasında çözümleyeceği, doğruluğundan tam emin olduktan sonra bir daha hiç dönmemek ve asla geri adım atmamak kaydıyla paylaşacağı, halka telkin edeceği düşünceleri zihninde netleştirmeye çalıştı. Kararı doğru almak, tercihi mutlak doğrudan yana yapmak ve bu karardan asla dönmemek ilkesi vardı.

Bir okumuş insan bir aydın olarak kendisine ve kararına bel bağlayan, Selamlığın önünden geçerken devlet adamına duyduğu saygıdan ceketini ilikleyen, yakasını kavuşturan, başını eğerek elini göğsüne koyarak selam veren halkı yanıltmaya hakkı yoktu. Söyleyeceği sözü iyice tartarak ölçerek söylemeliydi.

Esasen devlet adamı olmak bunu gerektiriyordu. Bu vadide gittikçe arılan durulan elenerek incelen entellektüellere has kitabî ayrıntılardan kurtulan düşünce sürecini bıçak gibi keserek parçalayan dehşetli bir haberle sarsıldı! İzmir’in işgali Türkiye gündemine bomba gibi düştü! Adana, Antep, Urfa, Maraş, Muğla ve İstanbul’u işgal eden İtilaf devletleriyle (İngiltere Fransa İtalya) Harb-ı Umumi’de 4 yıl savaşmış biribirine silah çekmiş süngüleşmiş, ölmüş öldürmüş, kah yenmiş kah yenilmiştik mütareke yapıldığı zaman karşılıklı siperlerdeydik. Kim dost kim düşman belliydi. İngiliz, Fransız, İtalyan işgali muvakkat işgallerdi, bugün var yarın yoktu, onlar geçici olarak buradaydılar, ihanet eden azınlıkları ve yerli işbirlikçileri vekil bırakarak çekip gideceklerdi. Ya bu Yunanlılara ne oluyordu? Fırsatçılık etmek, yıkılmış yenik ülkenin üstüne yürümek, toprağına çökmek hangi erlik kitabında yazılı? Üstelik Anadoluda bizimle yaşayan 2 milyon Rum teba bin yıllık komşu hakkını yok sayacak fırsatı ganimet bilecek istilacılara alkış tutup şımarıklık edecekti. Bunlar “Megalo İdea” hastası enosis delisiydiler.

Millet bu sinsi tuzağın farkına vardı bunlar ebedi kalmaya, Anadolu’yu yeniden Bizans yapmaya geliyorlardı. Yunan işgaline bizim bu kadar çok feveran etmemizin diğer işgallerden farklı tepki göstermemizin nedeni buydu. Dövüşmeye evet kalleşliğe hayır diyen bir millettik. Yenilginin sebep olduğu yokluk, yoksulluk hastalıklar ve açlık tehlikesi bile vatanı yitirme kâbusu karşısında küçümsendi önemini kaybetti, şikayet konusu olmaktan çıktı. O kuşağın kurtuluş tutkusu böyle bir şeydi.

15 Mayıs 1919 günü Yunan Ordusu İzmir’e çıkmış, düşmana ilk kurşunu atan gazeteci Hasan Tahsin Bey şehit edilmişti. Bu olayla Mahmut Bey’in zihninde bir şimşek çaktı! Duracağı taraf kesin belli olmuştu, şeksiz şüphesiz milli mücadeleden, müdafayı hukuktan yana olacaktı.

Bu noktada tüm akan sular durmuş sevinç neşe elem mutluluk hüzün ve keder ve teesür namına hayatta şahsi (kişisel) olan ne varsa bir an içinde gözden düşmüş gönülden silinmiş tüm dünyevi nâkısaların (eksiklerin) üstüne bir elif (bir çizgi) çekmiş gönlünde sadece ve yalnız esir İzmir’in hayali kalmıştı. Vatanı kurtarma mefkûresi (ülküsü) öyle büyüktü ki bu ülküye tüm dünya küçük gelecekti. Bu meşum olay hayata küskünlüğü dargınlığı inzivayı suskunluğu unuturdu. Renklerin karardığı, gözünün daldığı her yerde her nesnede düşmanın Kadifekale’den indirdiği Bayrağın kızıl hayalini görüyordu.

O anda aslolanın tek ve birtek vazgeçilmezin vatan olduğunu anladı. Mesele vatansa geriye kalan teferruattı. Vatan olmayan yerde en mutlu kader ya da en büyük talih olsa ne yazardı. İzmir’in işgali üzerine yüreğinde yer eden içini daraltan şahsına ait tüm kaygılardan arındı, bundan böyle yalnız kurtuluş vardı. Mahmud Bey 15 Mayıs’ta İzmir’den gelen kara haber üzerine 53 yaşını unuttu, hırsından kuvvet aldı, duyduğu öfkeyle genceldi dirildi, hayatında ilk olarak düşmanlık duygusuna sempati duydu ve hayatta en iyi kullandığı şeye sarıldı kalemi eline aldı.

Yazıhane…; Mayıs ayında Bolaman’da hava ılımış dutlar filizlenmiş mevsim yaz dönencesine girmişti ama Mahmud Bey’in yazıhane dediği çalışma odasında kışın yakılan baharda kaldırılan Marsilya işi pembe çinili soba yerinde duruyordu. Maun kaplama yazıhane (yazı masası), kızıl gomalak cilâlı camlı kitap rafları ve hazeran koltuklar Mahmut beyin entellektüel kimliğine özdeş Avrupaî bir dekor oluşturuyordu. Selâmlıkta yazıhaneye adım atanlar kağıt ve kitap kokan odaya girerken kendine çeki düzen vermek gereğini duyardı. Duvarda Haznedarzâde Süleyman Paşa’nın kabzası gümüş savatlı kılıcı ve bir mavzer (tüfek) asılıydı. Bu silahlardan savaşçı duygular esinlenen Mahmud Mazhar Bey oturduğu koltukdan kalktı. Bedenine çoktandır unuttuğu bir enerji gelmiş adeta 30 yaş gencelmişti.

iki yanı dörder çekmeceli yazı masasına gitti döner koltuğa oturdu. Eline bir eser cedit kağıdı (dosya kağıdı) ve cibre kalem aldı. Bakır uçlu kalemi kristal hokkaya batırdı, “Bismillah” diyerek yazmaya başladı. Bu yazı Mahmud Mazhar Bey’in son siyasi yazısıydı. Eli silah tutacak yaşta değildi Milli Mücadele’ye katkısı ancak düşünce bazında olabilirdi ve öyle oldu. Milletin uğradığı haksızlığa isyan edecek, hakkını aramaya, vatan için ölümü göze almaya, kutsal isyana çağrı yapacaktı.

Yazdığı protesto metni tegraf olarak Dersaadet’te (İstanbul’da) İngiltere siyasi temsilcisine, suretleri Fransa, Amerika, İtalya devletleri büyükelçiliklerine ve bir nüshası da Sadaret-i Uzma’ya (sadaret makamına) çekildi.

Bu telgraf dolu dolu bir kamu hayatı ve siyasi kariyeri olan Mahmut Bey’in son siyasi eylemi olarak bize miras kaldı. Bu telgrafın Bolaman halkının bir iftihar (övünç) belgesi, geleceğe dönük telkinler uyarılar taşıyan niteliğiyle zaman ötesi bir siyasi vasiyetname olarak düşünüyor dedemin siyasi kariyerine koyduğu nokta son söz olarak değerlendiriyorum.

Bu telyazı âtîye (geleceğe ileriye) dönük önü açık tüm zamanlar için geçerli zaman ötesi adeta ilahî (tanrısal) on emir gibi bir haykırış bir yüce çağrıydı. Aynı zamanda uygarlık medeniyet ve insanlık söylemlerini kimseye bırakmayan düvel-i muazzamanın (büyük devletlerin) mağrur devlet adamlarını utandıracak bir muhtıra, bir apaçık alenî ithamdı (suçlamaydı), bir hak arama manifestosuydu. Mahmud Mazhar Bey bu hissiyatı yaşamasa bu ruhsal isyanı yazabilir miydi?

 

Dersaadet’te İngiltere mümessil-i siyasîsi [siyasi temsilcisi] hazretlerineSuretleri Fransa, Amerika, İtalya devletleri mümessil-i siyasîsi hazretlerine:

“İzmir’in işgâli bahanesiyle Yunanîler’in irtikâb eyledikleri fecâyia-i kıtâl [katliam suçu işledikleri] nice masume ve masumların gençlerin ihtiyarların kanlarını akıttıklarına ve Müslüman hanelerini mağazalarını yağma ettiklerine bugün müteessifâne [üzücü] fakat menfûrâne [nefret edici] bir hisle muttali’ [haberdar] olduk en müterakkî en mütemeddin en mütekâmil [en uygar, en gelişmiş] bir manzume-i muazzama-i düveliyyenin [büyük devletler topluluğunun] dâire-i ittifâkında daha doğrusu taht-ı sahâbetinde [koruması altında] olan yunanîlerin mensup oldukları muazzam ve şerefli gurubun azametini şerefini vikâye etmeyi [korumayı] bile düşünmeyerek şu cüret-i menfûreleri [nefretlik cüretleri] kızıl, muhteris kâtillikleri yağmagîrlikleri insanlık için bir leke-i âr ve nümûne-nümâ-yı vahşettir [namus lekesi ve vahşet örneğidir] değil âlem-i insaniyetin [insanlık aleminin] hatta hayvanât-ı müfterisenin [yırtıcı hayvanların] bile nefret ve irtikâbından [suçundan] haya edeceği fecâat-i elîmedir.Müslümanlara Türklere ebedî-i husumeti olan Yunanîlerin Balkan harbinde Türk ve Müslümanlar hakkındaki kin ve husumetlerini izhâr [ortaya çıkarma] ile takip eyledikleri imha politikası mezâlim ve ta’addiyât-ı müdhişeleri [ürkütücü zulümleri] itilaf düvel-i muazzamasınca malum olduğu halde bunlara vatanımızın bir cüz’-i gayrı münfekki [ayrılmaz parçası] göz bebeğimiz İzmir’in işgaline müsâadede [yardımda] bulunulması cidden mûceb-i teessür ve teessüfümüz olmuştur. Tahammül-fersâ olan [tahammül bırakmayan] şu hal-i fecaat-iştimâle [acıklı duruma] karşı biz olanca metanet ve itidalimizi muhafaza ederek insaniyet-kârâne namus-kârâne [insanca namuslu şekilde] hukukumuzun suret-i meşrûada [yasal zeminde] muhafazasına çalışmayı e’azz-ı vazifemiz [en aziz vazifemiz] biliriz adaletten yana olduğumuz düvel-i muazzama-i itilafiyyenin [itilaf devletlerinin] sulh konferansında [1919 Paris barış konferansı] hükm-i âdilânesine intizar eylemekte olduğumuz bir sırada şu hadise-i elîme dolayısıyla şüpheye düştük acaba kabahatimiz Müslüman olmaklığımız mıdır Müslümanların dûçâr-ı mezâlim-i ta’addiyât olmaları [zulme uğramaları] devletlerin prensipleri muktezâsı mıdır bu cihette ayrıca tereddüdümüzü mûceb oluyor.Bugün şüphe yok ki düvel-i muazzama-i itilâfiye galip mevkidedir bunu itiraf ederiz itiraf etmekle beraber cihân-şümûl [dünyayı kapsayan] harbe Alman manzûme-i ittihâdiyyesine idhâlen [birliğine girerek] arzu-yı millî hilafına birkaç serseri tarafından sürüklendiğimizi hatıra getiririz.Düvel-i muazzama-i itilafiye [itilaf devletleri]  her şey yapmaya muktedirdir çünkü cihana hakimdir yalnız milletler hakkındaki mukarrerâtında bâ-husus [özellikle] muazzam bir maziye sahip olan biz Türk ve Müslümanların hukuk-ı sarîhası [apaçık hakları] hakkında hak ve adaletten inhirâf etmek [sapmak] için hakları olamaz zira hak daima haktır kuvvetin hakka galebesi muvakkattir [geçicidir] ancak haksızlığın semeresi zehr-âgîn [zehir dolu] olacağında şüphe yoktur. Hukuk-ı milliyemizi ve devletimizi ihlal edecek her bir karar münhasır-ı zulüm olacağından sağ oldukça öyle bir karar önünde başımızı eğmeyeceğimizi istimdâd ve istirhâm-ı adaletle [adaletten yardımla] Bolaman nahiyesinin Müslüman ve Türk on yedi bin nüfusu nâmına suret-i kat’iyede [kesin şekilde] beyan eyleriz. Ölürüz öldürülürüz her ne nev’ [türlü] zulme duçar ediliriz ihtimal ki mevcudiyet-i milliyemizde ifnâ ediliriz [milli varlığımızda yok ediliriz] fakat mukaddes hukukumuzun muhafazası müdafaası uğrunda suret-i meşrû’a ve ma’kûlede [mantıklı ve yasal zeminde] mücâhededen [cihat etmekten, savaşmaktan] ve sa’yden hiçbir kuvvet bizi geri alıkoyamaz nihayet mücâhedemizin semeresine nail olacağımıza eminiz.

Çünkü Hak yolunda adalet uğrunda mücâhedât-ı insâniyet-kârânede [insanlık savaşında] bulunacağız eğer bir beşer isek – şüphesiz beşeriz mazisine şerefli surette sahip bir medeniyet an’anât ve mefâhir-i milliyyeye mâlik beşeriyetin [milli gelenekler ve övünçlere sahip insanlığın] ihmal olunmayacak bir milletiyiz- Müslümanlığımız kabahat değil ise- katiyen kabahat olamaz çünkü Müslümanlık insanlığı insanlar arasında hüsn-i münâsebâtı [iyi ilişkileri] hukuka riayeti medeniyeti mekârim-i ahlâkî bir dîn-i celîldir [ahlaklı davranışlar yüce dinidir] – hukuk-ı milliyemizin ve hukuk-ı hükümdârîmizin sıyânetini [milli ve örfî hukukumuzun korumasını] düvel-i muazzama-i itilâfiyenin şîme-i adâlet-perverîlerinden intizâr eyleriz [itilaf devletlerinin adaleti koruyan özelliklerinden bekleriz] herhangi nâm altında olursa olsun İzmir’in bîlâ-îcâb bilâ-tayîn-i müddet [gereksiz, süresi belirsiz] işgalini şiddetle protesto eyler işgalin yunanîlerin lehine olduğu şüphesi familyalarımızı [ailelerimizi] son derecede rahatsız ve bizi dağdâr ettiğinden [çok üzdüğünden] işgaline nihayet verilerek tahliyesiyle sâhib-i meşrû’u [yasal sahibi] olan devletimizin idare-i hâkimânesine iadesini ve tevdî’ini [bırakılmasını] musırran [ısrarla talep eyleriz.”

Sadâret-i uzmâ’ya [Sadrazamlık makamına]

“İzmir’in işgali bahanesiyle Yunanîler’in irtikâb eylediği fecâyi’i [suç işledikleri faciaları] herhangi nâm altında olursa olsun işgalini protestoyu hâvî [içeren] ikinci defa düvel-i itilâfiye [itilaf devletleri] mümessil-i siyasîlerine sureti bâlâda muharrer [siyasi temsilcilerine kopyası yukarıda yazılı] telgrafnameyi keşîde eyledik [çektik]. Hükümet-i hâzıramıza [şu andaki hükümetimize] beyan-ı itimad ile hukuk-ı mukaddese-i milliyemizi ve hükümdârîmizin muhafazası uğrunda cesur azimkâr olmasını hiçbir gûnâ [çeşit] müzâherâttan [gösterilerden] geri kalmayacağımızı icabında ölmeyi zilletle yaşamaya tercih edeceğimizi arz eyleriz. Ferman “Arka taraf“Secdetü li’r-Rahmân ve âmentü bi’r-Rahmân [Allah’a secde ettim ve iman ettim] Fağfirlî yâ Rahmân ve cümle ehli îmân [benim günahlarımı ve bütün müminlerin günahlarını bağışla Allahım]Allahu ekber “Gufrâneke Rabbenâ ve ileyke’l-masîr” [“Günahlarımızın affını dileriz Rabbim, dönüş sanadır.” Bakara suresi 285. ayet-i kerime] “

Mahmut Mazhar Bey Milli Mücadele’ye fiilen katılamadı ama ömrünün son 2 yılını yüreği hep Kuvayı Milliye’den yana çarparak yaşadı. Zafere inanmıştı, Büyük Taarruzu, İzmir’in kurtuluşunu ve zaferi gördü. Son nefesinde vatan için aklı geride kalmadan öldü. Mahmud Mazhar bey 1924 yılı Ocak ayında Bolaman’da vefat etti, Kale’de aile kabristanında eşi Ayşe Hanımın yanına defnedildi.

Mahmud Mazhar Bey’in ömür boyu çok yakınında bulunan kahyası aile büyüğümüz Rasim Efendi’nin ve dedemin hemşiresi Ziyneti hanımın anlattıklarına göre Mahmut bey komutan ve devlet adamı M. Kemal Paşa’yı kurtarıcı tanır, büyük takdir ve şükranla anar bilhassa İsmet Paşa’yla uyumlu birbirinin eksiklerini tamamlayan iki lider olarak Türkiye’yi düze çıkaracaklarını söylermiş.

Mahmud Mazhar Bey Ankara’ya gidemedi, Gazi Paşa’yla tanışmak ona nasip olmadı ama Mahmud Bey’in biricik kızı annem Şerefnur Hanıma nasip oldu. 11 yaşında Şerefnur’un 19 Eylül 1924’te Ordu iskele meydanında adeta babasını temsil edercesine Gazi Paşa’yı karşılaması ve çiçek vermesi Mahmud Bey’in ruhunu şad etmiştir diye düşünüyorum. Bu anlamlı buluşmanın meraklı öyküsünü sitemizde https://www.ortdijital.com/post/ordu-i%CC%87skelesi-nde-19-g%C3%BCl-ve-%C5%9Ferefnur yayınlanan “19 Eylül’de 19 Gül Ve Şefernur “başlıklı yazıda okuyabilirsiniz:

1924 yılının 18 Eylül gecesi kumral ipek saçları beline kadar inen kız çocuğu hasır şezlongta uykuya daldı.  Gül pembesi göz kapakları gecenin lâcivertine direnememiş bahçedeki okaliptüs ağaçlarının gece meltemiyle salınan karaltısına dalan yeşil gözler uykuya teslim olmuştu. Babası Mahmud Mazhar beyin vefatı daha dün gibi yakındı

Beybabasının çok uzak bir diyara gittiğini söylemişlerdi. Şerefnur Zaferi Milli’deki evin üst kat penceresinden Ordu’ya gelen gemileri seyrediyor bir gün bir uğurlu geminin güzel bir haber getireceğine inanıyor gözlerinde tüten bir özlemle ufuklara bakıyordu.

Beybabasından sonra ona kim Paris‘ten Marsilya’dan taş bebekler ipek giysiler renk renk kordela ve tokalar, kristal şişeli parfümler, resimli çocuk ansiklopedisi, güneş ışınıyla 7 renk tayf oluşturan bir yüzünde Renoir’ın tablosu olan kristal prizma armağan edecek, Belçika’dan çukulata ve bon bonlar, İtalya’dan piyano notaları getirtecekti. 4 yaşında kaybettiği annesi Ayşe hanımın yerini halası Ziyneti Hanım babasının yerini eniştesi Rıfat Bey almıştı ama 10 yaşında ayrıldığı babası Mahmud Mazhar beyin ölümüyle kırılan gönlünü iyileştirecek çocuk ruhunda ölüm ayrılığıyla sönümlenen közleri yeniden ateşleyecek bir alev bir ışık umud ediyordu. Şerefnur mavi ufuklardan uğurlu bir gemiyle bir zaman mutlak geleceğine inandığı ama ne olduğunu bilmediği umudun sabırlı bekleyişi içindeydi.

Fotoğraf: Hazinedarzade Mahmut Mazhar Beyin kızı Şerefnur (KADEMOĞLU).


Sonunda kutlu haber bir telgrafnâmeyle Ordu’ya ve Ordu’dan Zaferi Milli’deki eve geldi erişti. Belediye tellalı Sürmeneli Hüseyin Efendi tüm mahalleleri dolaşarak haberi bütün Ordu’ya duyurdu. Büyük zaferin muzaffer başkumandanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Ordu’ya geliyordu, paşayı yeni Türkiye’nin en genç kuşakları ülkenin geleceği çocuklar mutlaka tanımalı bu tanışmanın duygu seli çocuk yüreklerinde yer etmeli bu çocuklar da kendi çocuklarına, kendi çocukları da kendi çocuklarına Gazi başkumandanı anlatmalıydı.

İki yıl önce İzmir’in kurtuluş haberi Ordu‘ya bir gece yarısı şenlik şâdumanlıkla sevinç gözyaşlarıyla gelmiş silahlar atılmış meşaleler yakılmış davullar çalınmış uykudan kalkıp evlerinden dışarı uğrayan halk sabaha kadar büyük zaferi sokaklarda kutlamıştı işte şimdi bu kutlu zaferin kutlu Başkumandanı Ordu’ya geliyordu.

Zaferi Milli’deki evin bahçesi bir yapma cennet gibiydi. Kalfazâde Rıfat Bey içinde fıskiyeli oval bir havuz ve geceleri mehtap seyredilen, korkulukları dantel gibi oymalı ahşaptan, altı köşeli konik çatılı kameriye bulunan bahçede çiçeklerle meyva ve süs ağaçlarıyla sarmaşıklarla oyalanır işten çıkıp eve gelince üstünü değişip hazırlandıktan sonra, eline keseri makası alıp hemen bahçeye çıkardı. Bahçeyi her gün tepeden tırnağa bizzat elden geçirir, sebzelere, meyvelere, ağaçlara ve çiçeklere bakım yapar, otları kesip toplar yemeyi içmeyi unutur saatlarca bahçede kalır bazan tüm gününü bahçede geçirirdi.

Ordu’nun en güzel kokulu, en al ve en beyaz gülleri bu bahçede yetişiyordu. Yarın gelecek olan büyük misafire sunulacak çiçekler ülkenin geleceği olan çocukların eliyle verilmeliydi. Kendisi de bir kuvayı milliyeci olan İstiklâl Madalyalı Kalfazâde Rıfat Bey Ordu’da sözü geçen tanınmış bir insandı. Şerefnur’un Gazi’ye çiçek vermesi eniştesi Rıfat Beyin fikriydi. Rıfat Bey gece yarısı eşine seslendi   - Ziyneti hanım yarın Şerefnur’u ve Beşir Fuat’ı hazırla. Gazi paşayı karşılamaya gidecekler dedi. Rıfat Beyin planına göre Şerefnur Gazi Paşa’ya çiçek verecek ağabeyi Beşir Fuat da ona refakat edecekti.

Şerefnur’un beline kadar inen güzeller güzeli saçlarının bakımı taranması giyimi kuşamı evdeki yardımcı kadınların en kıdemlisi Akgül ablaya emanetti. Sabah erken hala Ziyneti Hanım koşarak gelen Şerefnur’u kollarını açarak karşıladı - Küçükhanım gel bakalım, bugün seni büyük bir vazife bekliyor Gazi Paşa’ya çiçek vereceksin dedi.

Henüz soyadı yasası çıkmamıştı. Birbirinden ayırd etmekte kolaylık olsun diye öğretmenler ilkokulda çocuklara ikinci bir ad verirlerdi. Bunun için seçkin erdemli huyları, güzel ahlâkı özendirecek lâkaplar seçilirdi. Çocuk ruhiyatı kendisine yakıştırılan güzel mânâlı ismin betimleyip tanımladığı hüsnü hali (güzel duruşu) benimseyerek ondan esinlenerek yakıştırılan sıfatı kendine rol model edinerek hayat yolunda yürüyecekti. Öğretmenleri Şerefnur’un haline tavrına terbiye ve görgüsüne bakarak ona Şerefnur Devlet Hatunu adını uygun görmüşlerdi.

Şimdiye kadar hep erkeklerin sahip çıktığı, tâlip olduğu hatta el koyduğu devlete kadınları da ortak eden, olması istenen bir ideali tanımlayan bu yüce lakâbın Şerefnur’a yakıştırılmasında rahmetli babası Trabzon milletvekili Haznedarzâde Mahmud Mazhar Beyin devlet hizmetinde sergilediği şaşmaz adalet, vatan sevgisi, dirayet ve dürüstlüğün, bir kuruş harama değmemiş namusu mücessem (varlıklaşmış ahlâk) örnek kişiliğinin de etkisi olmuş olabilir.

Devlet Hatunu adı aynı zamanda o yıllarda yeniden yükselişe geçen Türklük bilincine devlet işlerinde erkek kadar kadına da yer veren eski Türk töresine de uygun düşüyordu. Şerefnur 19 Eylülde Devlet Hatunu sıfatıyla devletin başını karşılayacak ona çiçek verecekti.

Şerefnur çok heyecanlıydı sabah kahvaltısını bile doğru dürüst yememiş çok sevdiği bir bardak sıcak sütü soğutmuş içememişti. Arada bir kahvaltı masasından kalkıp Gazi’yi getirecek geminin görünüp görünmediğini anlamaya pencereye koşuyordu. Giresun yönünde ufuklar henüz boştu ama denizin üstü Büyük Gazi’yi karşılamaya hazırlanan kayıklarla motorlarla doluydu. Ordu denizinde olduğu gibi Ordu yolcu iskelesinde de alışılmadık bir hareketlilik vardı. İskele ayyıldızlı bayraklarla kırmızı beyaz örgülerle donanmış, iskele tahtaları deniz suyuyla yıkanıp parlatılmış kırmızı bir yol halısı yayılmıştı. İskele meydanında halkın toplanacağı orta alan çalı süpürgesiyle süpürülmüş direklere asılan çiçeklerle kordonlarla fenerlerle gelin gibi süslenmişti. Meydandan şehir merkezine giden yolun başına Ordulu bir dülgerin yaptığı tâk-ı zafer kurulmuş ve tâkın orta yerine HOŞ GELDİNİZ BÜYÜK HALASKÂR (kurtarıcı) ibaresi yazılmıştı. 

O gün Ordu halkı en güzel kıyafetlerini giyerek Gazi’yi karşıladı. Paşanın yenilikçi reformist fikirlerini, milletin geleceğine dair öngörü ve tasarılarını okuma yazma oranı sadece yüzde 8 olan halkın özümlemesi kolay bir iş değildi. Bu yurt gezilerinde millet Gazi Paşanın yüce zâtını, cismâni varlığını yakından görerek iknâ olacak ona güvenecek, bu sayede milli bünyede yapılacak yenilikler konusunda o günün tâbiriyle bir genel ittihad-ı milli teessüs edecekti (milli birlik kurulacaktı). Büyük Gazinin yurt gezilerinin amacı da zaten buydu. Mustafa Kemal paşa yaptığı ve yapacağı yenilikleri halka anlatmak hem de yurdun durumunu yakından görmek halkla dertleşmek istiyordu. Büyük zaferle yükselen milli duyguların ışığında yeni kurulan cumhuriyetin erdemleri üzerinde millet nezdinde bir güven duygusu uyandırmak görüş birliği ve uzlaşma sağlamaktı. 

Gazi’yi bizzat görerek tanıyacak olan kamunun henüz bir tasarı bir hayal aşamasında olan Cumhuriyet kurumlarını ve kazanımlarını benimsemesi amaçlanıyordu. Millet bu hakikate Ordu’da bizzat şahit oldu. Paşanın bizzat kendisini görerek, onun kutlu kişiliğinin, müessir göz kamaştıran temaşâsını, yaratanın ona bağışladığı yüksek kabiliyetleri, erdemleri algılayarak ona duyulan sınırsız itimadın tanığı oldu. Amerikalı gazeteci Clarence K. Streit’in dediği gibi “Mustafa Kemal Paşa’nın yüzünde hayalperest bir şey vardı özellikle gözlerinde, ama o gözler hayallerini gerçekleştiren bir idealiste aitti”. 

Büyük zaferin arsıulusal (uluslararası) bir başka anlamı da emperyalist (sömürgeci) devletlerin sultası altında yaşayan esir ve mazlum milletlerin kurtuluşuna örnek olacak bir hareket bir dönüm noktası olmasıydı.

Rıfat Bey öğlen üzeri çocukları evin giriş katında bahçeye bakan misafir odasına çağırdı. Bu oda önemli bir konu veya önemli bir konuk olmadıkça açılmayan, çoğu zaman kapısı kilitli tutulan evdeki en tertipli en seçkin mobilyaların olduğu mekândı. Oda hazeran koltuklar, elips biçimi iki kat camlı orta masası ve küçük sehpalarla döşeliydi. Normal zamanda çocuklar bu mekâna izinsiz giremezdi. Bugün çağrıldıklarına göre onlara önemli bir sey söylenecekti. Duvarda mobilyası masif ceviz, pandülü (sarkacı) altın işlemeli, üç yanı kristal camlı bir duvar saati asılıydı. Duvarda çerçevesi altın varaklı   El Rızk-ı Âl-Allah   yazılı hüsnühat (güzelyazı) levha dikkati çekiyordu.

En güzel kıyafetlerini giymiş olan iki kardeş misafir odasına geldiler. Siyah redingotlu ve papyon kravatlı Rıfat bey çocukları ayağa kalkarak karşıladı. Serefnur ve 5 yaş büyük ağabeyi Beşir Fuat Rıfat beyin karşısında yanyana hazeran koltuklara oturdular. Rıfat Bey elleri arkasında bağlı olarak ayakta duruyordu yüzünde ciddi bir ifadeyle çocuklara hitab etti:

 “Sevgili yavrularım iki yüzyıldır Avrupa karşısında gerileyen ve sürekli toprak kaybeden devletimiz sonunda Anadolu yarımadasının orta yerinde dar bir alanda sıkışıp kaldı. Bize elimizde kalan son toprakları bile çok gören, öz yurdumuzdan sürüp çıkarmak işteyen düşmanlar vatanın harîm-i ismetine (mukaddes ocağına) girdiler. Düşman süngüsü Anadolu’nun bağrına saplandı. Ve millet-i merhume önüne geçen bir ulu kumandanı önder edinerek aynı Ergenekon destanında olduğu gibi yine bir bozkurtun peşine düşerek bir kere daha ayağa kalktı, bu cendereyi parçaladı çıktı. İstiklâl savaşında çok kederler yaşadık çok şehitler verdik ama düşmanın bize çektiği süngü sonunda düşmana döndü, son kertede süngü Türk askerinin elinde parladı. Son gülen iyi güldü şükürler olsun zafer bizim oldu.

Çocuklarım siz bugün milletin ruhunda saklı tuttuğu milli kalkışma iradesini kuvveden fiile geçiren (düşünceden gerçeğe yükselten) büyük önder Başkumandan Gazi Paşa’yı karşılayacak onun mübarek ellerine çiçek sunacaksınız. Bu vazife sizin için büyük bir talihdir ve yerine getireceğiniz vazifeye yüreğinizi koyacağınızdan şüphem yoktur.

Gazi Paşa’nın kurmayı hedeflediği yeni devlet biz yaşlılardan çok siz çocukların geleceğini ilgilendiriyor. Yetişen yeni nesillerin, gençlerin yaşayacağı modern Türkiye’nin temelleri atılıyor. Bugün onun şahsını görecek olmanız sizin için kutlu bir kazanım olacaktır. Akıl zekâ cesaret ve ahlâk timsâli Gazi paşa Türk milletine tanrının bir lûtf-u ilâhisidir. Size onun yüce varlığından esinlenmeyi, ışığından aydınlığından yaralanmayı sağlık veriyorum. Bu nasihat siz çocuklarıma verdiğim en değerli mürşid (yol gösterici) ilke olacaktır. Beni ençok böyle hatırlamanızı dilerim!”

Mustafa Kemal Paşa egemenlik kayıtsız şartsız milletindir demişti çağdaş yeni bir ülke kuruyordu. Osmanlı toprakları üstüne açılan kumar ve paylaşım masasını deviren, Sevr’i yırtıp atan insan bugün medeniyet yolunda yeniden yapılanmayı öngören gelecek tasavvurunu millete anlatmaya geliyor. Yüzlerce yıldan bu yana Ordu Ordu olalı antik Kotyora’dan beri Ordu’ya ilk defa bir devlet başkanı geliyordu. Şehir 19 eylülde yeni bir kimliğe adım atacak artık halkı ayağına çağıran değil ama halkın ayağına giden bir Reisicumhurla şereflenecekti.

Şimdiye kadar hiçbir devlet başkanı ne bir kıral, ne padişah ne bir sultan halkıyla tanışmaya halkın derdini dinlemeye halkın ayağına gitmemişti.  Gazinin gelişi halk ile devletin başı arasında bir buluşma, çığır açacak bir öncü olay bir başlangıç olacaktı. Ordu tarihinde bu bir ilkti. Halkın devlet ve devlet adamı tanımınında yüz yıl sonrasının anlayışına uygun çok ileri bir kavramın güncelleşmesi, yönetimde yeni bir sayfanın açılması demekti. 19 Eylül bir tarihsel dönemeçti, halkın idrâkine sunulan Cumhuriyetin, çağdaş devletin köşe taşı mirengi noktası olacaktı.

Onbir yaşında çocuk Şerefnur’un o gün çiçek sunacağı yüce kişi beybabasının ayrılışıyla boş kalan hayat ufkunu yeni esinlerle dolduracak ruhunda yeni ateşler yakacaktı. Çocuk artık kendisine oyuncaklar kitaplar müzik notaları alarak âtiye (geleceğe) hazırlayan beybabasının yerine yaşı genç kızlığa yaklaşan dönemeçte düşünce dünyasına yeni ülküler katacak bir büyük adamla tanışacağını zaferler kazanmış Başkumandan’ın kişiliğinden esinleneceğini sezinliyordu. 19 eylülde rüyası gerçek oldu.

Saat öğleden sonra 14.00 sularında Zaferi Milli’deki evin üst kat salonundan denizi gözleyenler uzakta ufuk çizgisinde Giresun yönünden gelen kruvazörün bacasından salınan dumanı gördüler. Bir ince dumanın Boztepe eteklerinde bir evde bu denli büyük heyecan uyandırması görülecek bir şeydi. Tüm aile bireyleri Ziyneti Hanım, Kalfazâde Rifat Bey, Akgül abla, Şerefnur ve ağabeyi Beşir Fuat önceden giyinip kuşanmışlardı. Kapıda bekleyen bir paytona binerek yola çıktılar. Güneşin kah görünüp kah saklandığı ışıklı ve rüzgârlı bir gündü. Boztepe eteklerinde yüksekçe bir yer olan Zaferi Milli mahallesinden yaklaşan kruvazörün görünüşü heyecan veriyordu. Paytonlar 15-20 dakikada iskele meydanına geldi.

Meydanda büyük bir kalabalık vardı. Halk bugün ilk adım anıtının bulunduğu meydanda yoğun bir hilâl oluşturmuştu. Hilâlin denize göre sağ yanında Ordulu kadınlar kümelenmişlerdi. İskeleden meydana yürüyecek olan Gazi Paşa insan kalabalığından oluşan hilâlin iki ucunun tam orta yerinde, Albayrak’ta yıldızın olduğu yerde duracak ve oradan millete hitap edecekti. Ordulu kadınların çoğu kahverengi lâcivert siyah ekose atkılara, şallara, örtülere sarınmışlardı.

Hamidiye Ordu açıklarında demir attı top atışlarıyla Ordu’yu selamladı. Tarihi zaferlerle dolu Hamidiye kruvazörü çok zarif çok görkemli bir savaş gemisiydi. Direkleri renk renk bahriye flâmalarıyla, kırmızı beyaz kordonlarla rüzgârda uçuşan renkli şeritlerle donanmıştı, pupasında Riyaset-i Cumhur flâması dalgalanıyordu. Hamidiye’nin bu kadar görkemli bir temâşâ (görüntü) göstermesinin nedeni belki de gemide bulunan Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın mânevi yüceliğinin denize yansımasıydı.

Şerefnur kucağına verilen 19 kırmızı ve beyaz gülden oluşan buketi sımsıkı kucaklıyor kalbi göğsüne dayadığı gül demetinin içinde atıyordu. Kucağındaki güllerin arasından yaklaşan uğurlu gemi Hamidiye’ye bakan kız çocuğunun dünyasında gül kokuları ve biraz sonra yaşayacağı kutlu anın heyecanı vardı. 19 çiçeğin anlamı 19 Mayıs 1919 tarihiyle 19 Eylülün sayısal birlikteliğindeki güzel raslantıyı Gaziye sunulacak çiçek sayısıyla bir kez daha vurgulamaktı.

Hamidiye’yi lebâleb dolu yüzlerce kayık karşıladı. Bulancak’tan Piraziz’den Ordu’dan, Efirli, Bozukkale, Kumbaşı, Akçaova, Tavşanlı, Perşembe, Kışlaönü, Çamburnu, Aziziye, Mersin, Hoynat, Çaka, Yasun Burnu, Büyükağız, Okçulu, Medreseönü, Belice, Yalıköy, Bolaman ve Fatsa’dan, sahil boyu nerde bir kayık varsa hepsinin orada olduğunu söylemek yanlış olmazdı. Tüm sahil halkı milletin kararan bahtını ışıtan, yüzünü güldüren büyük Başkumandan’ı karşılamaya gelmişti.

 

Şerefnur’un eynindeki yakası düz, kolları truvakar, belden büzgülü dökümlü leylak rengi ipek elbisenin etekleri pastel yeşildi. Ordu sokaklarının en gözde iki rengi leylak moru ve yaprak yeşiliyle benzeşiyordu. Başının arkasında aynı yeşilden ipek fiyonk kordela, belinde yine aynı kumaştan sol yanda düğümlenen bol ve dökümlü çift kat kuşak vardı. Boynunda kalp şekilli altın kolyenin içinde beybabası Mahmud Mazhar Beyin minik bir resmini taşıyordu. Ayağında dize kadar çorap ve çift atkılı topuksuz düz pabuç vardı.

Şerefnur’un heyecandan başı dönüyordu. Beline kadar inen açık kumral saçları omuzlardan aşağı akışan bir şelâle gibi başını döndürdükçe dalgalanıyor, gün vurdukça ışıklanıyordu.

Burada Ordu iskele meydanında yeni Türk devletinin başıyla geleceğin aydın Türk çocuğu bir tören vesilesiyle karşılaşacaktı. Bu tanışma bir karşılama töreninden çok daha yüce bir anlam yüklüydü. Çocuğun iç dünyasında tutuşan ateş hayat boyu ışıyacak gelecek kuşakları aydınlatacak güçteydi.

Kruvazörün istimbotuyla iskeleye gelen Mustafa Kemal Paşa yanında seyahat arkadaşlarıyla Ordu valisiyle belediye başkanıyla birlikte iskeleden karşılama alanına geldi. O gün deniz biraz çırpıntılı olduğu için karaya çıkamayan Latife Hanım’a Ordulu hanımlar hoş geldine gemiye gideceklerdi.

Paşa halkın oluşturduğu yarım ay şekilli kalabalığın önünde olası yıldız yerine geldiği sırada Paşa’yı bekleyen iki kardeş Şerefnur ve Beşir Fuat bacaklarını titreten ayaklarını yerden kesen coşkun bir heyecan seliyle ürpererek Gazi paşa’ya yaklaştılar. Şerefnur göğsüne sımsıkı bastırdığı gül demetini göğsünden kopardı paşaya sundu. Gül demetinin içinden uzanan birkaç diken çocuğun giysisine takılmıştı ama heyecandan titreyen çocuk giysiyi delen tenine batan dikenlerin çok sonra farkına varacaktı. Gazi paşa ve çocuk 19 çiçekli demetin gülleri arasından birbirini gördüler. Bu milletin kurtarıcısıyla geleceğinin göz göze gelmesiydi. Bu anda yaşanan duygulardan annemin hissesine düşeni ancak ifade edebilirim. Bir yıl kadar önce kaybettiği babasının yokluğunu unutturacak sadece kendisinin değil ama tüm milletin babası olacak bir yüce insanla tanıştığının müjdesini sezinlemiş onbir yaşın çocuk ruhu bu sezişle ürpermişti.

Gazi paşa bambaşka bir insandı bakışlarında varlıkları tümüyle ihata eden (çevreleyen içine alan) her bir ruha münferiden (birer birer) ve topluca erişen eski tâbirle bir kuvva-yı nâfiz (ruha nüfuz eden erişken kuvvet) vardı. Bu kutlu (karizmatik) nazar ilâhi vergiliydi, tanrı yâdigarı bir müessir (tesirli) güç taşıyordu.

Şerefnur’un uzattğı çiçekleri alan Gazi paşa güllerin çokluğundan etkilenmiş olmalıydı yüzünde sevecen ve munis bir tebessüm dolaştı Ordu güllerinin kokusunu içine çekerek göğsü hizasında tuttu, Şerefnur’un ipek saçlarını okşadı ve adını sordu. İşte o an Şerefnur’un kalbi neredeyse yerinden çıkacaktı. Adını söyleyip söylemediğini bile tam hatırlamıyordu. 

Halk kalabalığından oluşan hilâlin ortasına doğru yürüyen Gazi Paşa çiçekleri yaver Muzaffer Kılıç’a verdi. Gazi’ye sunulan bu 19 gül Hamidiye’de Lâtife Hanım’la Gazi’nin kaldıkları kamaraya götürülmüştü. 

Askerlerden ve öğrencilerden oluşan karşılama kortejnin önünden geçerken, kendisini teşci eden alkışlayan Ordululara - Merhaba, nasılsınız arkadaşlar? diyerek yanıt verdi. Tam o sırada halk hilâlinin sol ucunda yer alan kadınlar Gazi’nin dikkatini çekti. Olduğu yerde durdu kadınlara dönerek - Hanımlar siz nasılsınız? dedi.

Bir sessizlik oldu. Ordulu hanımlar bu soruyu bir süre yanıtsız bıraktılar o zamanın görgü kurallarına göre hanımlara hitaben doğrudan hatır sorulması alışılmamış âdet dışı beklenmedik bir durumdu. Kadınlar topluluğundan hiç ses çıkmadı belli ki kadınlar Başkumandan’a yanıt vermeye çekiniyor ya da yüzlerini açıp konuşmaktan hicap duyuyorlardı. Bu çok samimi içten sorunun yarattığı şaşkınlık uzamışken birden bire Ordu kadınları arasında yürekliliği, atılganlığı, doğru bildiği yerde sözünü esirgemeyen cesaretiyle nam salmış Deli Elvida lâkaplı genç hanım topluluktan ayrılıp bir adım öne çıktı, başörtüsünü sıyırıp açtı Paşa’nın gözünün içine bakarak çağlayan gibi gür sesiyle - Sağol paşam sâyenizde iyiyiz!! diye yanıt verdi.

Gazi Paşa kadınların hatırını sorarak Ordu iskele meydanında toplumun zihnini açan kadınları yönlendiren bir alenî ders vermiş Türk kadınının yakın gelecekte kazanacağı eşitlik ve özgürlük haklarının ilk kıvılcımını yakmış, tören alanına çöken sessiz sıkıntıyı dağıtmıştı. Ordu’lu Elvida hanımın yanıtı alkışlarla karşılanırken toplumda kökleşmiş kaç göç hurafesi de o anda yerle bir oluyordu.

Gazi Paşa gittikçe çoğalan kalabalığın, daralan hilâlin ortasına doğru yürüdü Paşa’nın peşisıra koşan yaklaşan kaynaşan vatandaşlarla buluşması, aralarında uçuşan sevgi elektriği halk Gazi Paşa’yı yakından gördükçe adım adım büyüyerek artıyordu. Ordu çarşısında yaşanan olay artık milli talihin güldüğünün, halkın kurtuluşa erdiğinin aleni mutlu işaretydi, heyecan ve sevgi seli Gazi’nin gittiği tüm şehirlerde yaşanan tanışma ve buluşma bayramının sadece bir parçasıydı.

Yollar çok kalabalıktı aile tören alanından eve yürüyerek döndü. Büyük heyecanların ardından yaşanan ruhsal durulma ve sükünet haline Ordu havasının pastel (solgun) son yaz renkleri aşırı bir duygusallık katıyordu. Çocuklar sabah duyulan heyecandan çok başka çok zengin duygularla eve döndüler. Gazi Paşa Şerefnur’un saçını okşamış adını sormuş, sunduğu çiçek demetini gülerek almış göğsüne bastırmıştı. Bu yaşadıkları iki kardeşin gönlünde yeni bir sayfa açmış yeni bir meyva tomurcuklanmıştı. Şerefnur kendini bir yaş daha büyümüş düşünce ufkunu genişlemiş hissediyordu. Ülkenin Reisicumhuru’yla tanışmış iltifat görmüş mübarek eli eline dokunmuştu. Ömür boyu sürecek yeni esinlerin gizli gururunu taşıyordu. Eve vardıkları zaman mahcup bir tavırla yaklaştı eniştesi Rifat Beyin ve halası Ziyneti Hanımın ellerini öptü. Dini bayram sabahları yapılan bu ritüel yüreğinde yeşeren sessiz şükran ve teşekkür hislerinin eseriydi…

 

 

MAHMUT MAZHAR BEY’E DAİR:

(1867-Ocak 1924)

19.yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı münevverleri imparatorluğun kötü gidişatının nasıl iyiye çevrilebileceği konusunda Zat-ı Şaâhâneye, makamı hilafet ve saltanata yani Padişaha ve ayrıca devlet erkânına zülfü yâre dokunmadan ve daima büyüklere bir medhiye borcu olduğunu hatırlayarak fikir belirtmek özgürlüğüne sahiptiler. 1850 li yıllarda yayımlanmaya başlayan Tercümanı Ahval, Tasviri Efkâr ve onu izleyen İkdam, vb ceridelerde ve mecmualarda yazan muharrirler arasındaki fikri tartışmalarda bilhassa edebi zıtlaşmalarda taraf olmak kiraathanelerde kahve sohbetleri yapmak çok da aykırı sayılmıyor hafiye ve zabıtaca bu kadarına müsamaha gösteriliyordu. Bu gibi aydınlar taciz ve takibata uğramadan Devleti Aliyyenin bahşettiği serbestiden yararlanıyorlardı.

Sultan II. Abdulhamid ‘in açtığı rüştiye, idâdî ve sultanî mekteplerinden başka İstanbul Darülfünü’nu da memleketin aydınlanmasına hizmet edecek okumuş nesilleri yetiştirme uğrunda gerçekten çok yararlı ve mefküreci (idealist) gayret içindeydi. Bu maarif faaliyetlerinin ilk semereleri alınmaya başlamıştı, Devleti Aliyyenin artan bürokrasisindeki eğitimli memur kadrolarına aday, iyi yetişmiş bilgili, donanımlı gençlerin sayısı yıldan yıla artıyordu. Abdülhamid Hanın maarif hamleleri bilhassa içtimai, siyasi ve iktisadi konularda fikir ve görüş sahibi zümrelerde çocuklarını okutmak isteği uyandırmıştı.

Bu genel toplumsal eğilimin bir sonucu olarak gerek payitaht İstanbul’da gerekse Selanik, Manastır, İzmir, Bursa, Manisa, Edirne, Adana, Trabzon, Konya, Kayseri, Mamuretül Aziz, Diyarbakır, Beyrut, Halep, Şam, Kahire, Bağdat ve Basra gibi imparatorluğun büyük şehirlerinde daha önceleri devlet hizmetinde bulunmuş toprak sahibi varlıklı ayan ile beyzade ve paşazade aileler erkek evlatlarından hiç olmasa birinin yüksek tahsil görerek devlete intisab etmesi için büyük heves ve halis niyet taşıyorlardı. Siyasi çalkantıların beklendiği ve daha önce görülmemiş oranda değişimin öngörüldüğü Osmanlı cemiyetinde ne olur ne olmaz devlette de bir elimiz bulunsun düşüncesinin bilinç altında belki de müstakbel muhtemel siyasi ve toplumsal sarsıntılara karşı gerektiğinde sırtını devlete dayama imkânı veya bir gizli güven ve teminat arama ihtiyacı vardı.

Rüştiyeyi ve idadiyi bitiren gencler Darulfünün’a veya ona mümasil (eş değerde) yüksek mekteplere yazılıyor, Osmanlı cemiyetinde çok ihtiyaç duyulan idari, mülki, mali ve adli devlet kurumlarında yer alıp yükselme yolunda ilk adımı atarak Mektebi Hukuk, Mektebi Mülkiye veya Tıbbiyeyi Şahane gibi ilim yuvalarına kaydoluyorlardı.

Taşrada yaşayan ailelerin İstanbul’da çocuk okutması bir hayli masraflı olmakla maddi fedakârlık gerektiren bir işti.  Haznedarzade ailesi de Osmanlı ülkelerinde devlete sadakat, hizmet ve varlık itibariyle kendi emsali olan ailelerdeki bu genel anlayışa ve teamüle (âdete) uyarak ailedeki çocuklar arasında sabiliklerinden beri çalışkanlığı ve zekâsıyla temayüz etmiş okumaya meraklı yetenekli gençlerden Mehmet Bahaeddin ve Mahmut Mazhar adlı iki genci1887 senesi yaz sonu denizin hiç kıpırdamadığı masmavi bir Eylül günü Ordu iskelesinden vapura bindirerek İstanbul’a uğurladılar.

Filikaların bulunduğu güvertede vapurun kalkmasını bekleyen iki gencin kalpleri küt küt atıyor içi içine sığmıyordu, o güne kadar sadece düşlerinde gördükleri dünyanın en güzel şehrine gidiyorlardı. İstanbul’a gitmek dile kolay ama herkese nasib olmayan bir şeydi. Uğurlamaya gelenler sarmaş dolaş olup kucaklaşıp ağlaşıp vedalaştıktan sonra vapurun iskelesinde bekleyen kayıklara binerek uzaklaşken son veda ritüeli olarak mendiller sallanıyordu. 

Osmanlı seyrisefain işletmesinin hem buhar tahrikli yandan çarklı ve hem de yelken donanımlı melez vapurlarından üç direkli ve iki bacalı Medârı Tevfik iki uzun düdük çekerek ve bacasından duman salarak Ordu limanından hareket etti.  Ağır ağır uzaklaşan Ordu’yu seyreden gençlerin yüreğinde heyecan ve hüzün sarmaş dolaş biraradaydı. Vapur kıyıdan açıldıkça Doğu Karadeniz dağlarının koyu yeşil rengi önce lâciverte dönüştü sonra havadaki mavi pusun arkasında yavaş yavaş soldu kayboldu.

Dalıp çıkarak atlayıp uçarak, köpükler saçarak vapurla yarışan yunusları bu kadar hızlı ve yarışkan ve bukadar yakından ilk defa görüyorlardı.   Suyun üzerinde iz bırakarak yüzen, bir görünüp bir kaybolan gümüş bedenli kurşuni yüzgeçli yunusların görüntüsü müthiş güzel bir resimdi. Uçuşan köpük sepkeninde kırılıp tayf yapan ışınların yanan sönen pırıltısı göz kamaştırıyor, rüzgâr İstanbul yolcusu gençlerin saçlarını uçuruyor içlerindeki hüznü yok edip yaşama ve özgürlük sevinci veriyordu.

Yıllar yılı yanıbaşında yaşadıkları denizi ve denizin binbir mahlûkâtından sadece biri olan yunustan bile bu kadar bigâne (yabancı) ve bihaber oluşlarına hayret eden, tabiatın çeşnisinden gafil yaşadıklarından utanarak mahcup olan gençlerin kim bilir denizde ya da karada başka bilmediğimiz daha neler var diye uyanan bilinç dünyasında birden umulmadık birşey olmuş önlerinde sanki yıllarca kapalı duran kapılar açılmıştı. O anda kanatlarını açıp kafesten uçmaya hazırlanan kuşlar gibi özgürdüler.  İstanbul hayatının bilinmezliğine yelken açan iki genç adam denizi ve dağları seyrederek akşamı ettiler. İki Istanbul yolcusu Darülfününda edinecekleri ilimle aydınlanmayla devlet bürokrasisinde görev almak taşra hayatının kısır dar çevresinden uzaklaşarak payitahtın renkli sosyal muhitlerinde yaşamak, yeni insanlarla tanışmak hatta mümkün olursa olabilirse Avrupa’ya gitmek batı toplumlarını, oradaki fikir ve siyaset hayatını yakından tanımak istiyorlardı. İstanbul’a gidiş Ordulu iki gencin rönesansı olacaktı.

İstanbul’da Mehmed Bahaeddin Mekteb-i Hukuka Mahmud Mazhar Mekteb-i mülkiyeye devam ettiler. 3 yıl öğrenim hayatı göz aşıp kapayıncaya kadar çabuk geçti

Mahmut Mazhar davetli olduğu resm-i kabullerde veya diğer seçkin muhitlerde özenli giyim kuşamıyla, hali tavrı, nezaketi, görgüsü, kibar davranışlarıyla konuşmasıyla beğeni kazanıyor, dikkati çekiyor, alelâdeden farklı kişiliği algılanıyordu.  Pederi Osman beyin çocukluğundan beri bir kuyumcu hassasiyetiyle üzerine titreyerek oğluna işlediği ahlâki beşeri ve içtimai değerleri mutlaka sadakatle temsil edeceği hususunda verdiği sözü tutması gerekiyordu. Kale’de selamlıkta vedâ anında Osman beyin oğluna son sözleri “Oğlum sen herşeyin en doğrusunu yapmakla mükellefsin bunu hatırından çıkarma!”  olmuştu babasının sözleri kulağında çınlayıp duruyordu. Haznedarzadelerin okumak tahsil görmek üzere Payitahta gönderdiği heriki genç de başarılı oldular. Mehmed Bahaeddin Bey çeşitli devlet kademelerinde adım adım yükselerek Şuray-ı Devlet (Danıştay) üyeliğine kadar yükseldi, Mahmud Mazhar bey de öncelikle Ordu kazasında Meclisi idare vazifelerinde bulunduktan ve birkaç kere devlet nişanıyla ödüllendirildikten sonra II. Meşrutiyette 1908- 1912 döneminde Meclisi Mebusanda Ordu kazasını temsilen Trabzon mebusu (milletvekili) olarak görev yaptı.

Kimlik / nüfus bilgileri:

-İkamet ve nüfusa kayıltı olduğu yer: Trabzon Vilayeti, Ordu Kazası, Güvercinlik Karyesi (köyü), 1/1 numaralı mesken hanede kayıtlıdır.

-İsim ve şöhreti (Adı sanı): Hazînedârzâde Mahmud Mazhar Bey

-Pederi ismiyle mahall-i ikameti (Baba adı): Müteveffâ Osman Bey

-Validesi ismiyle mahall-i ikameti (Ana adı): Müteveffiye Fatma Hanım

-Doğum tarihi: 1283 – 1867

-Milleti (Dini): İslam

-Sanat ve sıfat ve hizmet ve intihab-ı salahiyeti: Eşrâfdan

-Evli olup olmadığı (Medeni hali): Bir zevcesi vardır

-Derecât ve sunûf-ı askeriyesi: -

 

Eşkâli (Bedeni hali): Orta boylu, elâ gözlü, esmer, sol bacağı özürlü.

Çocukları: Namık Kemal, Beşir ve Şerefnur.

Mahmud Mazhar beyİn kamu hİzmetlerİ kariyeri (özet):

-Ordu kazası idare meclisi azası   21 Ağustos 1310 [2 Eylül 1894],

-Mahmud Mazhar Beye 3. Rütbe [rütbe-i sâlise] nişanı verilmesi 23 Teşrinisani 1310 [5 Aralık 1894]

-Mahmud Mazhar Bey’e Rütbeyi sâlise (3. Rütbe) tevcihi 6 Rebiulahir 1320 ve 29 Haziran 1318 [13 Temmuz 1902]

-Ordu kazası idare meclisi azalığına tayini 14 Mayıs 1904

-Ordu kazası idare meclisi azalığına tayini 28 Ağustos 1906

-Ordu kazası idare meclisi azalığına tayini 25 Haziran 1908

-Mahmud Mazhar beyin Mebus seçilmesi 30 Temmuz 1908

-Meclis-i mebusanın açılış töreni için çağrı 22 Zilkade 1326 3 Kanunievvel 1324 

[16 Aralık 1908]

-(1908-1912) Meclisi Mebusan Bahriye encümeninde 4 yıl görev süresi. 

-İstanbul Azapkapı’da Zabitan-ı Bahriye kulübünde Deniz Kuvvetleri sorunlarının görüşüldüğü toplantı.

-Mektebi Mülkiye mezunları ittihad ve teavün (Birlik ve yardımlaşma) cemiyeti toplantısı

-Hazîne-i hümâyûnu ziyâreti 3 Cemaziyelahir 1327 ve 8 Haziran 1325 (1908)

-Donanma cemiyetine yardım (bağış) belgesi   23 Mart 1326 [5 Haziran 1910]

-Ordu sancağı idare meclisi üyeliği 17 Kanunievvel 1337 [17 Aralık 1921]

-Livâ [Ordu] meclis-i umûmî azalığına seçilmesi 19 Kanunisani 1338 [4 Şubat 1922]

-Selamet gazetesi müdürü Ömer Fevzi imzalı mektupta Mahmud Mazhar Bey’in 200 sayfaya yakın bir hatıratının yer aldığı bilgisine ulaşılmaktadır. 28 Kanunisani 1335 [28 Ocak 1919]

 

N O T                                                       :

5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) uyarınca yazar ve haber sitemizin(ortdijital) hukuki hakları saklıdır. Yazı içeriğindeki belge fotoğrafların kaynak gösterilerek kyllanılması, yazının bir kısmının yada tamamının kullanılması halinde 5846 sayılı kanun hükümleri geçerlidir.

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page