Adalet Susunca Türkü Konuşur: Fatsalı Eşkiya Ahmet Ali’nin Destanı
- ORDU ORT TV TELEVİZYON RADYO İŞLETMECİLİĞİ A.Ş.
- 22 Oca
- 2 dakikada okunur
Faruk Gür’ün anlatımıyla, Hüseyin Uygun’un şiiri ve Mehmet Gümüş’ün bestesiyle hayat bulan bir Karadeniz efsanesi: “Yavaş Canavarı” Ahmet Ali...

Faruk Gür: “Mehmet Gümüş Üstadımız Anadolu’nun son eşkiyası Fatsalı Ahmet Ali için türkü besteledi, şiir Hüseyin Uygun Hocamın. Şiirden ve aklıma kalanlardan Yavaş Canavarı lakaplı Ahmet Ali’nin kısa öyküsünü yazmak istedim. Türkü dinlenirken okuması güzel oluyor, öneriyorum.”
ORDU - Bazı adamlar vardır, hikâyeleri yıllarca demlenir ve sonunda bir türküyle mühürlenir. İşte Hekimoğlu’ndan tam 62 yıl sonra Fatsa dağlarında yankılanan, Faruk Gür’ün kaleminden o hikâye:
HEKİMOĞLU’NUN YARIM KALAN HİKÂYESİ
Yıl 1946. Fatsa’nın Aslancami köyünde bir çocuk doğdu. Adı Ahmet Ali’ydi. Kimse bilmezdi ki o çocuk, Hekimoğlu’nun yarım kalan hikâyesini tamamlamak için gelecekti bu dünyaya. Ne bir destanı vardı doğduğunda, ne de arkasında yakılacak bir türkü…
Ahmet Ali, çocukken Topal Ağa’ya verildi. Bir evlattan çok bir emanet gibiydi. Zengin bir evde büyüdü ama kalbi hiçbir zaman zengin olmadı. Çünkü sevgiyle servet aynı sofraya nadiren otururdu. Büyüdü, güvendi, sevdi... Topal Ağa onu kızlarından biriyle evlendirdiğinde, Ahmet Ali kaderinin düzlüğe çıktığını sandı. Oysa kader, Karadeniz yolları gibidir; her virajda uçurum başlar.
“ADALET EVDE YOKTU”
Servete göz dikenler, namusa el uzattı; karısını kaçırdılar. Ahmet Ali koştu. Dağlara değil, adalete koştu önce. Ama adalet evde yoktu. Karısını kaçıranlara gitti, kavga etti, boğuşma oldu. Kan aktı. Başına inen darbe ile yere düştü Ahmet Ali, bayıldı. Uyandığında her şey bitmişti. Topal Ağa barışmış, kızını vermiş; Ahmet Ali’yi ise bir yük gibi öz ailesinin kapısına bırakmıştı. İşte o gün Ahmet Ali’nin içindeki çocuk öldü ve yaralı bir adam doğdu.
DAĞLARIN VİCDANI OLDU
Askerdeyken cezasını öğrendi, hapishane yolu görünmüştü. Kaçtı. Ama korkudan değil; adaletin kendisinden kaçtığını anladığı için… Dağlara çıktı. O günden sonra adı eşkıyaya çıktı ama o ne yol keserdi ne mazluma dokunurdu. Kumarı yasakladı, tefeciyi titretti, yetimin başını okşadı, fukaranın kapısına gece vakti yardım bıraktı. Halk onu sakladı; çünkü Ahmet Ali, korkunun değil vicdanın adamıydı. Hekimoğlu’ndan sonra ilk kez, dağlar bir isme bu kadar saygı duymuştu.
İHANETLE GELEN SON
Yıllar geçti, bir kadını sevdi. Ve kader, hep yaptığı gibi, en ağır darbeyi sevginin içinden indirdi. Kadını korkuttular, dostlarını satın aldılar; ihaneti ekmek gibi bölüştüler. O gece sevdiği kadının evine gitti, son kez… Kadın titreyen elleriyle el fenerini yaktı, söndürdü. Işık bir göz kırpması kadar sürdü ama Ahmet Ali’nin ömrü o anda durdu.
Jandarma çemberi daralttı. Ahmet Ali kaçmadı. Kaçabilirdi ama ihanetin ruhunda açtığı yara onu engelledi. Silahını çekmedi önce. Dağlara baktı; belki Hekimoğlu’nun ayak izlerini gördü. 1974’te, Hekimoğlu’ndan tam 62 yıl sonra, Karadeniz’in Fatsa dağları bir eşkıyayı daha aldı bağrına.
KURŞUNLA DEĞİL, TÜRKÜYLE TAMAMLANDI
Uzun yıllar sessiz kaldı bu hikâye. Ama adalet susunca, türkü konuşur. Ahmet Ali için yakılan ağıtlar nihayet ses buldu. Hüseyin Uygun şiiri ve Mehmet Gümüş bestesi ile o hikâye türkü oldu, 14 Ocak’ta tüm türkü dostları ile buluştu. Bazı adamlar geç anlaşılır, bazı hikâyeler yıllarca bekler. Ve bazı eşkıyalar vardır ki; kurşunla değil, türküyle tamamlanır…











