top of page

TÜRKİYE BAŞKA!

Tam 37 yıl.

Bir insanın memleketine hem ait olup hem yabancı hissetmesi için uzun bir süre.

Bu sefer yıllar sonra ilk kez dört ay Türkiye’de kaldım.

Bavulu açtım, hatıraları serdim ortaya.

Ama anladım ki hatıralar yerinde duruyor, memleket yürümüş.

 

Köyler değişmiş.

Kasabalar büyümüş ama sadeleşmemiş.

Şehirler hızlanmış.

Beton artmış, araç sayısı artmış, tempo artmış.

En çok da insanların omzundaki yük artmış.

 

Sohbet ettiğim hemen herkesin cümlesinde aynı gölge vardı:

Geçim.

Ekonomi.

Çocukların geleceği.

 

Bir baba “Oğlanı yurt dışına mı göndersek?” diyor; gururla değil, hesapla.

Bir anne “Kız okusun da kurtarsın kendini” diyor; hayalle değil, tedbirle.

Gençler umut kuruyor ama önce hayat pahalılığını tartıyor.

 

Gündelik hayatın küçük detayları büyük fotoğrafı ele veriyor.

 

Sabah lokantasında çorba içen çalışanlar.

Öğlen tabldot kuyruğu. Sabah simit–poğaça, öğleden sonra tost.

Gün böyle geçiyor.

Kendi kendime sordum: Neden evden bir kap yemek getirilmez? Neden daha sağlıklı, daha planlı bir düzen olmaz?

 

Sonra kendimi düşündüm. Almanya’da 35 yıllık iş hayatım boyunca çoğunlukla kahvaltımı ve yemeğimi evden götürdüm. Sadece ben değil; birçok çalışma arkadaşım da öyleydi.

Hem tasarruf hem disiplin hem de sağlığım için.

Ama burada tempo başka.

 

Özel işletmelerde haftanın altı günü, günde en az on saat çalışan insanlar var.

Resmi daireler ve büyük fabrikalar dışında düzenli mesai kavramı çoğu yerde hayal.

Sabah aç, gece kapa.

Eve yorgun dön.

Ertesi gün yine aynı döngü.

Bu yorgunlukla kim ertesi günün yemeğini hazırlayacak?

Mesele sadece para mı, yoksa zaman fakirliği mi?

 

Bir de trafik…

Trafik artık ulaşım değil, karakter testi.

Korna dili olmuş.

Park yeri bulmak ayrı mücadele. Yan bakma, yanlış park, bir anda yükselen tansiyon…

Drift atanlar, makas atanlar, kendini yarış pistinde sananlar.

 

Dilerim 2026’da devreye giren yeni kanunu düzenlemeler, trafik magandalığına gerçekten dur der.

Çünkü mesele sadece ceza değil; mesele hayat.

 

Ve bütün bu tabloya rağmen…

Sokaklar dolu.

Kafeler dolu.

Kahvehaneler dolu.

 

Bu doluluk bir refah göstergesi mi?

Sanmıyorum.

Belki de tam tersine; ekonomik sıkışmışlığın sosyal panzehiri. İnsanlar yalnız kalmamak için dışarı çıkıyor.

Sosyalleşmek, dertleşmek, iki cümle paylaşmak için.

Bunalıma düşmemek için.

 

Avrupa’da düzen var, sistem var, plan var. Ama akşam saatlerinde birçok şehir sessizliğe bürünür. İnsan evine çekilir. Sokakta hayat erkenden söner.

Burada ise masa kültürü var.

Bir çayla iki saat oturmak var.

Aynı masada kirayı da konuşursun, siyaseti de, çocuğun okulunu da, hayalleri de.

Belki cebinde para azdır ama masada insan vardır.

 

Otuz yedi yıl sonra şunu gördüm:

Türkiye değişmiş.

Yorulmuş.

Hızlanmış.

Gerilmiş.

Çok çalışıyor bir tarafın muhteşem bir ekonomik refahı var diğer tarafta emeğin karşılığını tam alamayan çoğunluk.

Gelecek kaygısı büyümüş.

Ama bir şey hâlâ yerinde duruyor.

Bir arada kalma refleksi.

 

Belki sabah içilen o çorba sadece karın doyurmuyor; “Ben hâlâ ayaktayım” demek.

Belki o kalabalık kafeler, yalnızlığa karşı bir direnç.

Belki o sohbetler, ekonomik raporlardan daha gerçek bir tablo çiziyor.

 

Bu ülkenin en büyük sermayesi binalar değil.

Asfalt değil.

Rakamlar hiç değil.

İnsanın insana temas etme ısrarı.

Dilerim o temas, trafikteki öfkeyi de yener.

Dilerim emek gerçek karşılığını bulur.

Dilerim çocuklar için kurulan cümleler bir gün endişe değil, güven taşır.

 

Ve dilerim…

Bu kalabalıklar bir kaçış değil, daha adil paylaşmanın, kardeşçe yaşamanın bir habercisi olur.

Çünkü 7 bölgesi de çoğrafi olarak rüya gibi olan herkesi büyüleyen başka TÜRKIYE yok…

  • Facebook
  • X
  • YouTube
  • Instagram

Copyright 2012 - 2023 | ORT TV tarafından yapılmıştır. | Tüm Hakları Saklıdır | Designed By Farfarco

bottom of page