ESKİLER BİTER YENİDE…
- Birol Öztürk

- 1 Şub
- 3 dakikada okunur

“Eski Türkiye” dedikleri devirlerde çocuktum, delikanlı, gençtim; hani şu “İks Kuşağı” dedikleri var ya, o kuşaktanım.
Pilli radyoya, gaz lambasına, elektriğin gelişine ve ilk televizyona, her mahalledeki mahallenin en zengin evindeki o tek, yek ve üzeri dantel örtülü telefona, sonrasında cep telefonuna, daktiloya, bilgisayara ve internet çağına tanık, o kuşaktanım.
İyi kötü farkındalığım vardı, kendi çapımda duyarlı, okuyup düşünür, yazar çizerdim. İşte tüm bunlardan aldığım yetkiye dayanarak, Eski Türkiye’nin Eski Ordu’sundan bahsetmek istedim, sohbet babında…

Mesela, göz nurumuz “Sağra” vardı ve Sağra’nın yurt geneline yayılmış “Sağra Special” mağazaları vardı. Ordu’da yarattıkları istihdam, ortaya koydukları üretimin yanında, bu mağazalarla ülke genelinde istihdam yaratıp, Saralle gibi Tadelle gibi markalarla piyasanın tozunu attırırdı.
Şimdi mi?
Yok!
“Mağaza” diye tabir ettiğimiz “Fındık Kırma Fabrikaları” vardı ve bu fabrikalarda ekseriyetle kadın işçi istihdam edilirdi. Bu fabrikaların en havalısı da FİSKOBİRLİK’e ait kırma fabrikasıydı.
Sabahın alacasında, beli Keşan peştemalı, başı ak yaşmaklı ya da desenli, rengârenk eşarplı kadınlar, kızlar dizilirdi yollara, çıkınlarında öğlen yemeği niyetine turşu kavurması, darı ekmeği, haşlanmış patates ve kendi bağlarında yetiştirdikleri yeşil soğan…
Şehrin bir yanı tekmil mağazaydı ve koca çark döner, ekmek emekle gelirdi ortaya.
Şimdi mi?
Yok!
Ne o mağazalar kaldı ne o bereket.
Un fabrikaları vardı. Mesela “Efendioğlu Un” kendi markasını yaratmıştı, ezip öğüttüğü ve un ettiği buğdayı “Tip 1” diye “Tip 2” diye kalite kalite ayırır, çuvallar ve o biçim satardı.

Un fabrikalarına paralel yem fabrikaları vardı. Bir tür buğday kepeği razmol, saman üretilir ve o biçim satılırdı.
Bu fabrikalara işçi olaraktan postu atan, emekliliğe kadar çalışırdı, öyle de bir garanti vardı yani. Zaten kimsenin de yan gelip yatarak, torpiline güvenip çalışmadan para kazanmak gibi bir ayıba tenezzülü yoktu.
Ücretin asgarisi var mıydı bilmem ama babası fabrikada, anası mağazada işçi olanın karnında açlığı, kışın yakacaksızlığı da olmuyordu, öyle uzun boylu.
Şimdi mi?
Yok!
SEKA vardı, TEKEL işletmeleri, araba lastiği üreten bir de fabrikamız vardı… Sonra kendi marka değerini yaratan meşrubat fabrikaları vardı; GENCEL gibi UFUK gibi ve bu markalar COCA COLA’ ya nal toplatır, o biçim istihdam sağlardı.
Tahta kasalar içinde, kasası demir parmaklıklı kamyonetlerde şangır şungur ederekten gelir, tüm mahallelerin tüm bakkallarına ve Mahmut Amca’nın kondusuna söykenmiş kahvehanesine kasa kasa bırakılırdı, tadına doyamadığım o meşrubatların, sarısı ve de beyazı…
Şimdi mi?
Yok!
Bir ara bisküvi fabrikası da kuruldu ve kireç ocakları vardı, pek bir meşakkatli…
Silah fabrikası ve plastik boru, poşet üreten fabrika cücesi, atölye irisi işletmeler vardı. Demir, hurda ve mobilya sektörüne hiç girmiyorum…
Mesela deniz salyangozu işleyip de ihraç eden kooperatif iştiraki fabrika vardı, Gülyalı’nın Ambarcılı Köyü’nde…
Ordu, Büyükşehir oldu, Ambarcılı da mahalle ve çürümüş betonlar kaldı geriye, o üretim çağından.
ÇAMSAN, o ilk kurulduğu zamanlar, devlet kapısı gibi bir şeydi. Envaı çeşit odunu, dalı, budağı işeyip de parkelam, laminat üreten, ülkenin ilk tesislerindendi ÇAMSAN…
Baba malı gibi sahiplenmişti kent, tüm o fabrikaları, işletmeleri.

Sıra sıra lokantalar, restoranlar, meyhaneler ve eğlence mekânları da kendi çapında ciddi istihdam yaratıyor, mal ve hizmet üretiyordu. Ordu gibi bir avuç kentin, bir lokmacık otogarının etrafında ve içinde, en az on lokanta vardı ve hepsi de kazanıyordu, hatırı sayılır cirolarla…
Mesela “Otogar Lokantası” vardı, zemin üstü, otoyola bakan… Bunlar bir biber dolma yapardı ve ben de öyle böyle severim bu nimeti; yevmiyeyi doğrultunca soluğu Otogar Lokantası’nda alırdım, damağımda şeker bayramı coşkusu…
Ulubey, Gürgentepe, Perşembe, Gülyalı gibi yakın ilçelere, Fatsa, Ünye gibi uzak ilçelere kırmızı sırtlı, burunsuz, icabında körüklü belediye otobüsleri çalışırdı, her yarım saatte bir. İlçelerde hayat vardı ve her ilçe kendince bir markaydı. Ulubey, köftesiyle meşhurdu mesela. Balık dedin mi Perşembe ve Kabadüz demek patatesin kralı demekti. Şimdilerde denizi doldurup da yollar, havaalanları yaptılar ya işte o dolgunun taşı, kayası bile o yüksek ilçelerden geldi.
Şimdi mi?
Yok!
Esas olan üretmekti. Mesela, pancar gibi marul gibi maydanoz gibi zerzevatı pazardan, manavdan almak ne ayıp şeydi. Müstakil evlerin ardında, önünde, yanında yöresinde illaki bir karış toprak vardı ve o bir karış toprak eşelenir, ekilir, dikilirdi.
İhtiyaç duyulanı üretmek esastı yani.
Bir de “işten artmaz dişten artar” dı “yılan bile toprağı tartarak yerdi” yani “tasarruf” esastı. Tasarruf demek “tutumluluk” tu “israf” etmemekti ve israf, kötü olduğu kadar “günah” tı da…
Sonra…
Sonra bir bir kapandı o fabrikalar, uzaklardaki, uzak ülkelerdeki ve uzak şehirlerdeki fabrikalara işçi yazıldı babalar, ırgattan beter.
Toprak, doyurmaz oldu boy boy çocukları… Muzun “Çikita” sı icat olup da buğday Ukrayna’ dan, mercimek Kanada’dan, mısır Amerika’dan gelmeye başlayınca, az evvel bahsettiklerimin alayı “Eski Türkiye” oluverdi, tüm siyasi mevzularla birlikte…











